Wednesday, April 22, 2020

Cüppeliler


Kanto 23

Sessizce ve bize kimse refakat etmeden, yalnız yolumuza devam ettik.

Papazların birbiri peşi sıra yol almaları gibi.

Bu son olaylar beni, Ezop ’un hikayelerini düşünmeye sevk etti.

Fare ve kurbağanın hikayesini...

Başını ve sonunu düşünecek olursak eğer...

Düşündükçe kendim içinde korkmaya başladım.

Bizim yüzümüzden bu İblislere hakaret edildi.

Şimdi bunun intikamını alırlar, çünkü epeyce bozuldular.

Zaten kötüler, bir de kızınca daha beter olurlar.

Gelir yakalarlar bizi hemen.

Korkuyla arkama bakıp, üstadıma:

“Ben korkuyorum; bunlar bize yetişirler diye,

Adeta seslerini duyuyorum” dedim.

“Ayna olsam, dış görüntünü o kadar çabuk yansıtamam,

Senin içini ayna gibi görebiliyorum şu an.

Aynı şekilde düşünüyoruz, aynı şekilde davranıyoruz seninle.

Onun için ikimizin yerine karar verdim:

Eğer yamaç çok dik değilse, bir sonraki çukura inelim.

Arkamızdakilerin korkusundan kurtulalım- hayali bir korku- bile olsa.”

Daha sözünü bitirmemişti ki; kanatlıların yanaştığını,

Üzerimize atlamak üzere olduklarını gördüm.

Rehberim hemen sıçradı beni kucakladı.

Yavrusunu kurtaran bir ana gibiydi.

Çamurdan aşağıya kaydık beraberce.

Sanki şelale hızıyla aşağı indik; beni göğsüne bastırmıştı.

Biz çukurun dibine indiğimizde, tepede on tane iblisin bize bakmakta olduklarını gördük

Ama artık zararsızlardı.

Kendi bölgelerinin dışına çıkmaları yasaktı.

Aşağıda yorgun, bitkin, yenik, ağlamaklı yürümekte olan bir gurup günahkara rastladık.

Cluny papazları gibi, kocaman cüppeleri vardı

Kapüşonları o kadar büyüktü ki; gözlerine iniyordu.

Dıştan bakarsan, pelerinleri süslü- püslü, işlemeliydi.

İnsanın gözünü alıyordu.

Ama içi kurşun kaplı, öylesine ağırdı ki;

Federico’ nun  işkencede kullandığı pelerinleri hafif kalır bunların yanında.

Sonsuza kadar bu ağır cüppenin ağırlığı altında ezilecekler.

Her zamanki gibi, gene sola döndük, onlarla beraber

Ağlamaları bizi etkilemişti.

Ama o kadar yavaş yürüyorlardı ki; biz onları geçiyorduk

Her adımda, yanımızda bir başkası oluyordu.

“Yürürken, bir yandan da tanıdık var mı, diye bakalım” dedim Ustama.

Birisi Toscana lehçesini tanıyıp,

“Bu karanlıkta hızla giden; belki de aradığın benim” dedi

Ustam “bekle onu sonra da adımlarını ona uydur.” dedi.

Arkada bize doğru gelmekte olan iki kişi gördük;

 Yanımıza gelmek istiyorlar ama çok ağır hareket edebiliyorlardı.

En sonunda bize yetişince, öylece durup, yüzüme baktılar bir müddet

Sonra birbirlerine dönüp;

“Bunun boğazı oynuyor sanki, canlıya benziyor.

Bunların ikisi de ölüyse, niye sırtlarında cüppe yok? Ne özellikleri var?” dediler.

Sonra bana:

“Toskanalı bu ikiyüzlü zavallıların yanına gelmişsin, Sen kimsin?” diye sordular.

“Arno ırmağı kıyısında, o büyük şehirde doğdum;

Bu gördüğünüz gövdeyi taşıdım.

Ama siz kimsiniz gözleriniz yaşlı? Neyin cezasını çekmektesiniz? dedim onlara.

“Sarı cüppelerimizin içi kurşunla kaplı; ağırlığı altında eziliyoruz,

Kemiklerimiz kırılıyor. Bolonyalı rahipleriz biz;

Ben Catalano, bu da arkadaşım Loderingo;

Birimiz Guelp, birimiz Ghibelline, birlikte

Barışı tesis etmek için Podesta -belediye başkanı- seçildik senin şehrinde.

Normalde bu göreve tek kişi atanır.

Bizim işimizi, şimdi saraydakiler yapmakta.”



“Ooo Rahipler, ne kadar yanlış işler yaptınız siz.”  diyecekken birden kaldım;

Yerde çarmıha gerilmiş bir adam vardı.

Catalona:

O gördüğün yere mıhlanmış olan, “bir kişi ceza çeksin, bir millet değil” diyen Caiphas’ tır.

Onu çıplak vaziyette yere germişler, köprü gibi herkes üzerinden geçer,

Bunca ağırlığın altında kalır.

Hem kendisi hem de kayınbabası Annas burada ceza çeker.

Ve de bu işe karışan diğer Yahudiler.” dedi.

Sonra Virgil’ i gördüm; o da çarmıha gerilmiş adama hayretle bakıyordu.



“Acaba buradan bir çıkış var mı?

Zebanileri çağırmadan, kendimiz yolumuzu bulabilir miyiz?” diye sordu günahkarlara.



“Bir taş köprü vardı burada ama yıkıldı.

Onun kırık taşlarının üzerine basa, basa, tırmanabilirsiniz yukarıya.”



“Bak, şeytanlar yalan söylemiş” dedi Virgil.

“Bolonya’da bir şey duymuştum, -Şeytanın en iyi özelliği yalanıdır- demişlerdi

Bütün yalanların babası Şeytandır.” dedi rahip.



Virgil kızgın, dev adımlarla yürümeye başladı.

Ben de hemen günahkarları bırakıp, ustamın değerli adımlarını takip ettim.









Hırsızlar




Kanto 24



Baharın gelişi ve gece gündüzün eşitlenmesiyle sevinen çiftçi

Nasıl bir sabah kalktığında yerde kar görür,

koyunlarının huzursuz bağırışlarını duyarak, endişelenir,

sonra biraz evde vakit geçirip, Yeniden dışarı baktığında,

 gördüğünün kar değil de kırağı olduğunu

Kırağının güneşi görünce eriyip, çimenin yeşerdiğini görüp sevinirse;

Rehberim de öyle oldu; önce omuzları düştü, -Ben de endişelendim-

Sonra yüzü aydınlandı.

Bana yine onu ormanda ilk defa gördüğüm zaman ki gibi gülümseyerek baktı.

Kayalara bakarken bir plan yapmıştı;

Hemen dönüp beni kucakladı,

O yıkılmış kayaların arasından yukarı taşıdı.

Tepedeki kayanın üzerine bırakırken; “dikkat et, ağırlığını çekecek mi bakalım?” dedi

Kurşunlu cüppe giyen, ikiyüzlülerin tırmanamayacağı kadar dik bir yokuştu bu.

Biz ikimiz güçlükle tırmanmıştık;

Az daha geri dönüyordum, nefes nefese kalmıştım. Yere çöktüm;

“Kalk, durulacak zaman değil şimdi! Ayağa kalk, soluklan, bütün kuvvetini topla,

Yoksa çöker kalırsın burada. Daha tırmanacak çok yer var; bu kadarı yetmez

Buraya kadar geldin, diğer yerleri de görmelisin ki faydası olsun.” dedi rehberim.



Kuvvetli görünmeye, nefes nefese olduğumu belli emememeye çalıştım.

“Siz önden buyurun, ben geliyorum” dedim

Zorlukla ikinci tırmanışa başladık.

Burası daha dar, daha dik bir yokuştu

Taşlar daha tehlikeli, yuvarlanacak gibiydi

Bayılacak gibiydim, ama yola devam ettim

Bir sonraki çukurdan sesler geliyordu ama ne dedikleri anlaşılmıyordu,

O sırada Bilge, iki çukur arasındaki en yüksek noktaya varmıştı bile

Aşağıdan gelen ses öfke içindeydi;

Aşağıya baktım ama karanlıktı göremiyordum.

Biraz daha ileri gidip, bakınca çukurun ne kadar derin olduğunu anladım.

Çukurun dibi yılan doluydu.

Bu kadar çok akrep, böcek, yılan Libya çöllerinde bile bulunmaz

Kanım dondu korkudan. Günahkârlar korkuyla kaçışıyorlardı.

Sığınacak bir delik bile yoktu. Üstelik hepsi çıplaktı.

Elleri arkadan bağlı, vücutlarına yılanlar dolanmış, ıstırap halindeydiler.

Biri önümüzden kaçmaya çalışırken, bir yılan geldi sıçradı; şah damarından ısırdı onu.

Günahkâr alevlerin içinde kaldı, sonra kül halinde yere yığıldı.

Zümrüdü Anka kuşu gibi tekrar küllerinden doğdu;

Bir krizden kurtulmuş gibiydi,

Ayağa kalktı durumu anladı ve yeniden eza çekmeye başladı.

Rehberim ona kim olduğunu sordu.

Toscana’ dan yeni geldim” dedi pek isteksiz.

“Vanni Fucci’ yim ben, Katır gibi kuvvetliydim ama kötü hayatı tercih ettim”

Rehberime, “ne suçtan burada olduğunu sorar mısın?”

“Onu çok öfkeli kan döken biri olarak tanıyordum” dedim



Bu sözlerden rahatsız olan günahkâr, bana utanarak baktı;

Beni bu halde görmen, öldüğüm günden daha beter oldu benim için” dedi.

“Ama doğrusunu söylemeye mecburum

Kiliseyi soyan bendim; onun için Cehennemin dibine düştüm

Başkaları suçlandı o iş için

Ama sen eğer buradan kurtulacak olursan;

Başına neler geleceğini söyleyeyim;

Aç kulağını da dinle:

Pistoia Siyah’lardan temizlenecek;

Sonra Floransa’da iktidardaki parti değişecek;

Kanunları da değiştirecekler, savaş çıkacak,

Bütün Beyaz Guelp’ler yaralanacaklar,

Bunları üzülesin diye söylüyorum...”



Metamorfoz





Kanto 25



Vanni konuşmasına son verdiğinde

Rezil bir hareketle iki yumruğunu yukarı kaldırıp

Tanrı'ya lanet okudu.

Aynı anda "artık bu hakaretlere devam edemezsin" dercesine, yılanlar üzerine atladılar.

O anda bu yılanlar benim dostum oldular.

Birisi ellerini arkaya bağlayıp, onu sıkıca kıstırdı.

Öyle sıktı ki; serçe parmağını bile oynatamaz hale geldi hırsız.

"Pistoia! Pistoia! Neden ateşte yanıp kül olmadın?

Neden ömrünü bitirmedin de, bu dünyaya kötülük tohumunu saçmaya devam ediyorsun?

Bütün Cehennemde, Tanrı'ya karşı haddi aşan, bunun kadar kibir gösteren bir başkasına rastlamadım.

Theban duvarlarından düşen bile bu kadar kötü değildi"

Vanni, başka söz söylemeden yılanlardan kurtulup kaçtı.

Hemen Centaur yetişti.

"Nerede o kafir?" dedi

"Nerede?"

Yılanlar ejderhalar saldırmaya hazır bekliyorlardı.

Ejderhanın ağzından alev çıkıyordu.

Kanatlarını açmıştı.

O sırada Virgil, Centaur'u anlattı:

Bu Vulcan'ın oğlu Cacus,

Aventin dağının gölgesinde, Roma ovasını kan gölü yaptı.

Kendi akrabalarının yanında değildir şimdi.

Herkül’ün de sürüsünü çalmıştır,

Ne zamanki Herkül bunun inine girdi,

Yüz sopa çekti, o zaman hırsızlığı bıraktı.



O arada Centaur yanımızdan geçti gitti.

O gidince arkasındaki üç suçluyu fark ettik.

Daha evvel orada duruyorlarmış, seslerini duymamışız.

Birisi: "Siz kimsiniz?" deyince varlıklarını fark ettik.

Konuşmamızı yarıda kesip, adama baktık;

Tanımıyordum.

Birisi öbürüne, “Cianfa nerede?” diye sordu.

“Niye geride kaldı?”

Ben parmağımı dudağıma götürerek, rehberime susmasını işaret ettim.

Okuyucu, şimdi anlatacağıma inanmazsın,

Ben bile Cehennem ‘de öyle bir şey olacağına inanmazdım.

O anda kertenkele sıçradı, adamın apış arasına yapıştı.

Sonra kollarını tırmaladı ve iki yanağını da ısırdı.

Kuyruğuyla etrafını sardı.

Gözlerimle gördüm!

Sanki sarmaşık gibi sardı günahkarı.

Kızgın mum gibi birbirlerinde eridiler.

Ne günahkarın ne de canavarın, daha evvelki hallerinden eser kalmamıştı.

Kâğıt yakıldığında ucu önce kahverengiye sonra siyaha döner,

beyaz renk kaybolur gider ya, onun gibi.

Diğerleri bağırdılar:

“Agnello, nasıl da değiştin! Ne ikisin ne bir!”

İki yüz flulaştı, birbirine kaynaştı.

İki benzerlik göründü, sonra kayboldu

Hangi yüz nerede başlıyor; nerede bitiyor, belli olmadı.

Adamın iki kolu, canavarın iki koluyla birleşti;

Dört koldan, iki kol meydana geldi.

Bacaklarından, karnından, kalçalarından başka uzuvlar türedi.

Hem birbirlerinden bir şeyler vardı,

Hem de her ikisine de benzemeyen özellikler,

Böyle, değişmiş şekilde yanımızdan ayrıldılar.

Güneşli bir günde, kertenkelenin bir gölgeden diğerine sıçraması gibi

Başka canavarlar, diğer iki günahkarın karınlarına hücum ettiler.

Karabiber gibi simsiyahtılar.

Biri tam göbeğinden ısırıldı,

Akrep ısırdıktan sonra yere düşüp, iki günahkarın önünden geçti;

Mağdur baktı akrebe, ama konuşmadı.

Orada- direk gibi- dikildi.

Sanki uykusu gelmişti, ya da ateşlenmiş de yorgun düşmüştü öyle bir halde esnedi.



Sürüngen ona baktı, o sürüngene;

Birisinin yarasından, diğerinin ağzından duman çıktı.
O iki kara pis duman birl

No comments:

Post a Comment