İnferno 11
Uçurumun kenarında parçalanmış kayaların arasındaydık, derinlerden ağır bir koku geliyordu. Öyle ki kendimizi
bir mezarın ardına attık. Mezarın üzerinde, “Doğru yoldan Photius tarafından
ayrılmaya ikna edilen Papa Anastaius” yazıyordu.
Virgil, “Yola devam etmeden önce bu kötü kokuya
alışmak için burada biraz mola verelim” deyince
“Vaktimizi nasıl
değerlendirebiliriz beklerken?” diye sordum.
“Aklımda bir şey var
anlatayım; Aşağıda üç küçük halka
var, yukarıda gördüklerimiz gibi, onlar da lanetlenmiş ruhlarla dolu. Şimdi orada kimler olduğunu anlatayım sana; ya şiddet, ya da sahtekarlık nedeniyle buradalar
Sahtekarlık sadece
insana özgüdür, bu yüzden Tanrıya daha çok üzüntü verir Onun için daha diptedir sahtekârlar. İlk göreceğimiz halka şiddet halkasıdır O da kendi içinde üçe ayrılır; Tanrıya karşı, kendine karşı ve komşuna karşı şiddet; Zorbalık. Mesela komşuyu öldürme veya yaralama, Mala zarar verme, Yakma, yıkma,
kundaklama, zorla parasını alma, hırsızlık; Katiller, zorbalar, haydutlar... Her şekilde kuvveti kötüye kullananlar, Yağmacılar, hepsi bu halkadadır ama
farklı farklı cezalandırılırlar. Kendini öldürenler, kendi malına zarar
verenler de bir sonraki halkadadırlar.
Af dilemeleri bir işe
yaramaz.
Böylelerini görmüşsündür,
kendi dünyanda,
Malını mülkünü kumarda
yiyenleri;
Eğleneyim, derken batağa
batanları;
Tanrıya karşı suç
işleyenler, küfredenler,
İnanmış gibi görünüp
de, kendi kendilerine kaldıklarında inkar edenler
Doğaya zarar verenler,
yakanlar yok edenler;
Bundan sonraki halka,
Sodom ve Cahor halkını barındırır.
Küfreder, içinden Tanrıya
isyan eder...
Bunlardan sonra sahtekârlar
gelir
Bilinçli işlenen,
Önceden tasarlanan,
planlanan suçlardır bunlar.
Kendisine inananı
kandıranların
Vicdanları delinecektir
En fenası budur!
Doğamız bizi
birbirimize bağlar.
Daha aşağıda iki
yüzlüler, yağcılar, büyücüler
Sahte mal üretenler,
hırsızlar ve kilise malını kutsal değerleri para karşılığı satanlar yer alır.
Pezevenkler, kötü
siyasetçiler hepsi bir aradadır
Ama güveni kötüye
kullananlar,
Kendisini sevene ihanet
edenler en diptedir
Evrenin en uzak
köşesinde, Cehennemin taa dibinde...
Hainler sonsuza kadar
yanacaktır.”
“Hocam mantık yürütme
biçiminizden çok iyi anladım, ne demek istediğinizi,
Ama daha evvel
gördüklerimiz;
Bataklıktakiler
(öfkeliler),
Rüzgâra kapılanlar
(şehvet kurbanları),
Yağmurun altında
kalanlar (oburlar)
Onlar neden Dis
şehrinin dışında kaldılar?
Tanrı onları
cezalandırmak istediyse niye buraya almadı?”
“Farklı düşünüyorsun”
dedi “Aristo ’nun ahlak
kitabını hatırla! Çok iyi bildiğin.
Tanrının sevmediği üç
şey; nefse hâkim olamamak, kötülük ve deli şiddet sayılmıştır orada
Nefse hâkim olamamak
nasıl daha az cezalandırılır?
Onların kimler olduğunu
düşünürsen anlarsın
Neden buradakilerden
uzak tutulduklarını.
Neden buradakilerden
daha az cezalandırıldıklarını da anlarsın.”
“Güneş yine aydınlattın, bulutları dağıttın; Bilmek kadar şüphe de güzel. Şimdi tefeciliği anlatır mısın?”
“Filozoflar bilerler
ki; doğa Tanrının sanatını ve aklını taklit eder. Aristo Fiziğini dikkatle okuduysan bunu bilirsin.
En başlarda
anlatılmıştır. İnsanın sanatı doğayı
taklit etmektir. Çocuğun öğretmenini
takip etmesi gibi.
İnsanın meslek ve
sanatı sanki Tanrının torunu gibi düşünülebilir. İncil de Genesis /Yaratılış bölümünü hatırla! İnsanın helal kazanç elde etmesini ister. Tefecinin metodu bu değildir; O üreterek kazanmaz.
Gün doğumuna iki saat
kaldı; Balık burcu ile Büyük
Ayı göründü gökte. Yolumuza devam
edelim...”
Yorum
Bu bölümde Virgil, Dante’ye Cehennem’in
topografyasını açıklar. Bir önceki bölümde gördüğümüz Floransa’daki kargaşadan
sonra Cehennem’deki düzenin anlatılması manidardır
Cehennem deki günah kategorileri 7 vices- 7 zaaf
veya 7 büyük günaha göre yapılır ve Aristo’nun Nicomachean Ethics kitabından
esinlenerek düzenlenmiştir
Aristo altın orandan bahseder. Örneğin ne çok cimri
ne de çok savurgan olmayın der.
Bunun gibi öfkede aşırıya kaçmamak ama
gerektiğinde de hakkı savunmak gerekir.
Burada birkaç kelime üzerinde duralım
Misura x Dismisura
Ölçü ve ölçüsüzlük yani orta yoldan ayrılmanın
karşılığı olarak ölçüsüzlük. Haddi aşmak.
Dilimizdeki terzi mezurası da Italyanca’dan
gelmekte.
İtalyanca
akıl kelimesi olan mente’de measura ile bağlantılı. İngilizcedeki mental
capacity veya mind kelimeleri de mente den geliyor.
“Akıl var, izan var” derler. “Halep oradaysa,
arşın burada” derler. Akıl yürütmede ölçünün önemine vurgu yapılır. Mantıklı
düşünmekte ölçüyle oluyor.
Continence x İncontinence
Continence kendine hakim olabilme, mesela
manastırdaki papazların cinsellikten uzak durması vs. Küfretmemek öfkeye hakim
olmak.
İncontinence kendini tutamama, nefse hakim olamamak.
İncontinenza diyor buna Dante, bu da gene Aristo
felsefesinden bir terim.
Günümüzde tıb dilinde idrar tutamama
rahatsızlığına da incontinence deniyor.
Cehennem de 9 çukur var. 3x3=9
Her bölüm kendi içinde üç çukurdan oluşuyor.
İlk bölümde incontinenza’ yı gördük. Zina yapanlar, öfkesine hâkim olamayanlar ve
oburlar,
Diğer kısımlarda şiddet suçlarını göreceğiz- Aslan
suçları Centaurlar harpiler mitolojideki yarı insan, yarı hayvan yaratıklar.
En son olarak da Sahtekarlık- ıhanet – bölücülük-
fitne çıkarma. Sahtekarlık sadece insana ait bir özellik ve Tanrının en
sevmediği günah çeşidi olarak tanımlanıyor.
“la tua Etica” (your Ethics) “la tua Fisica” (your Physics Senin etiğin, senin Fiziğin diğerek Aristo’nun
öğretilerini hatırlatırken aynı zamanda Dante’nin bu öğretilere ne kadar bağlı olduğu
vurgulanıyor.
İncil’deki Genesis- Yaratılış bölümünden de
bahsediliyor.
Inferno 12 Tiranlar
Dağlık geçit vermez arazideydik.
Öyle bir yıkılmışlık vardı ki; hiç kimse görmese daha
iyiydi.
Deprem sonrası Verona ve Trent şehirleri arasındaki
Adige ırmağının kıyılarına benziyordu.
Ya bir deprem, ya fay hattının kırılması
Sonucu dağ ikiye yarılmış, kayalar yuvarlanmıştı
Yukarıdan aşağıya doğru inmek pek güçtü
Girit adası Canavarı oradaydı, hani boğayla beraber
olan kraliçenin çocuğu
Bizi görünce
kendi etini kemirdi hırsından, öfkesi
burnundaydı.
Üstadım alay etti onunla;
Ne oldu Atina Dükü’nü mü gördün?
Defol git, bu yanımdakini senin kardeşin göndermedi
buraya,
Senin nasıl cezalandırıldığını görmek için kendi
iradesiyle geldi
Minatour bıçağın altında can havliyle zincirlerini
kıran
Son nefesini verirken kendisini sağa sola atan
bir boğa gibiydi.
Akıllı rehberim “bunun öfkesi gözünü kör etmişken hemen
koş geçitten kendini karşıya at” dedi
Ben kayaların üzerinden atlarken, taşlar, ağırlığımla hareket ediyor; yuvarlanıyorlardı.
Düşüncelere dalmış olarak ilerliyordum
Rehberim “buranın nasıl bu hale geldiğini merak
ediyorsundur” dedi
“Zebaniyi gördün yukarıda.
Ben buraya ilk geldiğimde, daha bu dağ yuvarlanıp
aşağıya inmemişti;
Hazreti Isa buraya gelip, bazılarını Cehennemden
kurtardığında
İlahi aşkla yer gök inledi!
Etrafa huzur yayıldı ama madde dünyası kaosa
sürüklendi.
O zaman Cehennemde dağlar devrildi, kayalar yarıldı;
Şimdi gözlerini vadiye çevir,
Kan kaynamakta dibinde.
Başkasının canına kıyanlar o kanın içinde boğulmakta.
Kör, cahil, kendini beğenmiş, zaten kısa olan hayatı
yarıda kesmiş olan kim varsa burada
Rehberimin söylediği gibi, Irmağın dibine baktım.
Bir gurup Centaur, ırmak kıyısıyla uçurumun arasında
dört nala,
Ellerinde okları av peşinde koşuyorlardı.
Aynen dünyadaki gibiydi halleri.
Aşağı doğru inmekte olduğumuzu görünce,
Üç tanesi durdu; oklarını bize doğrultup, sordular:
“Karanlıktan niye
aşağıya iniyorsunuz?
Kim yolladı sizi?
Olduğunuz yerde,
kıpırdamadan cevap verin.
Yoksa çekerim yayı!”
“Yanında duran
Chiron’la konuşacağız biz.
Öfkeniz dünyadayken de
en kötü kaderiniz olmuştu sizin.” diyerek, bana döndü rehberim;
“Oradaki Dejanira’ya
saldırdığı için ormanda öldürülen Nessus,
Ölürken kanıyla kendi
intikamını aldı
Ortada olan yere bakan
koca Chiron ’dur; Achille’ e yaralandığına yardım eden.
Diğeri Pholus;
hepsinden azgın.
Bu ırmak boyunca,
binlercesi koşar; bekçilik yapar.
Kafasını kaldırana
oku yapıştırırlar.”
Yanlarına yaklaştık;
Bir yandan okun sapıyla, sakalını kenara atarak Chiron
okunu çekti.
Sakalı çekilince geriye, koca dudakları göründü:
“Gördünüz mü?” dedi öbürlerine,
“Arkadaki yürüdükçe
taşlar hareket ediyor.
Bu ölü değil galiba.”
Canavarın yanına varmış olan rehberim;
“Doğru” dedi, “bu adam ölü değildir
Kader onu buraya
getirdi bende rehberlik yapıyorum.
Merakından gelmedi.
Halleluja’ nın
söylendiği yerden izin verildi ona.
Çapulcu değiliz ne ben
ne de o.
Cürüm de işlemiyoruz.
Şimdi O yukarıdaki
Büyük Güç adına bir yardımcı ver.
Adamların bizi buradan
geçirsin.
Biz de takip edelim.
Irmağı geçeceğimiz zaman,
bu yaşayan adamı sırtında taşısın.
Çünkü o ruh değildir
uçarak geçemez.”
Chiron sağına döndü, Nessus’ a, “onlarla git;
rehberlik et,
Onların geçişine itiraz
eden olursa, icabına bak” dedi
Nessun’ un peşinde, kan ırmağının içinden gelen çığlıklar
arasında yola düzüldük.
Kimisi gözüne kadar kana batmıştı.
Centaur, “bunlar yağmacı kan dökücü krallardır,
Azgınlıklarının yırtıcılıklarının cezasını çekmekteler
“İşte Büyük İskender;
işte Sicilya’yı kana bulayan Dionysius.
Kara kaşlı olan
Azzolino,
Sarışın Opizza da Esti
Gözünün nurunu söndüren
üvey oğlu olmuştu.”
Rehberime döndüm, ama o elini kaldırdı;
“Bırak O anlatsın,
burada öğretmen O” dedi
Biraz sonra Centaur, bir gurup ruhun yanında durdu;
Hepsi boğazlarına kadar kanın içindeydiler; birini
işaret etti:
“Bu Guy de Montfort,
kilisede öldürdüğü adamın kalbi Londra’ ya gönderilmişti
Hala, Thames kıyısında
saygı görmekte o kalp.”
O sırada bazılarının kalkıp, kendilerini göğüslerine
kadar göstermelerine müsaade edildi.
Bir kısmı tanıdıktı.
Giderek ırmaktaki kan seviyesi azaldı; sığ bir yere geldiğimizde karşı kıyıya geçebildik.
Buradan aşağısı Cehennemin dibine gidiyordu.
“Burası sığ ama ilerde
gene derin yerler var.
Onu bilin, bu ırmak
Cehennem boyunca akmakta,
Bu kaynar kanın içinde pişmekte olan daha çok
Tiranlar var.
Sextus, Pyrrus ve Tanrının
kırbacı Atilla...
Katillerin,
uğursuzların, yol kesenlerin yanında...”
Bunları söyledikten sonra döndü ırmağı geçti, gitti.
Ağaçlar
Inferno 13
Nessus daha karşı kıyıya varmamıştı ki; kendimizi yol
iz olmayan bir ormanda bulduk.
Sık ağaçlık orman, Cehennem’in kırık tabanından
yukarı, kıvrılarak çıkıyordu.
Yapraklar, yeşil değil, karaydı;
Dalları birbirine dolanmış, sağlıksızdı.
Meyvesi zehirdi...
Toskana’daki ormanlardan daha çetrefildi.
Ustamın eserinde, Aeneas’ ı kovan ve kötü kehanette
bulunan cadılar buradaydı.
Kanatları
geniş, ayakları pençe, koca göbekleri tüylerle kaplı ama boynu, yüzü kadın
şeklinde;
Ağaçların üzerine tünemiş, karga gibi ötmekteydiler.
Ustam, “ikinci halkadayız” dedi.
“Kavrulmuş kuma
varıncaya kadar, ağaçların arasından yürüyeceğiz.”
Burada çok değişik
şeyler göreceksin; dikkatli bak!
Öyle ki; bana olan
güvenin sarsılabilir, gördüklerin karşısında.”
Korkunç çığlıklar duyuyordum, hemen sesin nereden geldiğini görmek için etrafıma
bakındım;
Ama kimseyi göremedim
Çığlıklar karşısında şaşkınlıkla olduğum yerde kalakaldım.
Herhalde ustam, ruhların dalların arasına
saklandığını düşündüğümü sandı;
“o dallardan birini kır o zaman anlarsın”
dedi
Şaşırmıştım, tereddüt ederek bir dala uzandım, yavaşça
kırdım.
Şair ayağa kalktı bana döndü;
Ağaçtan bir ses geldi:
“Niye kırıyorsun beni?”
İçinden kara kan aktı yaranın etrafını sardı;
Ağaç yine feryat etti;
“Niye kırıyorsun beni
Sende hiç acıma yok mu?
Biz de insandık bir
zamanlar, şimdi çalı çırpı olduk.
Belki bunu bilsen, daha
merhametli olurdun bize karşı!”
Dünyadaki ağaçların rüzgârda hışırdaması gibi, bu
dallardan da sözler geliyordu.
Hem de kan akıyordu boşanırcasına.
Korkup dalı yere attım, hareket edemiyordum
Yarı döndüm Ustama.
“Yaralanmış ruh, eğer Dante, sözlerime inanacak
olsaydı sana dokunmazdık,
Şair elini kaldırmazdı
sana.
Ama o’nu inandırabilmek
için, dalını kırmasını söyledim.
Doğrunun
anlaşılabilmesi için.
Üzüldüm bu duruma
şimdi.
Bize ismini söyler
misin, hikayeni anlatır mısın?
Bu ruh dünyaya geri
dönünce senin şöhretini tazelesin.”
“Bu sözler bana çok iyi
geldi; çok uzun demezseniz anlatayım hikayemi.
Federico’ nun kalbinin
iki anahtarı da benim elimdeydi.
Hünerle açıp,
kapıyordum; istediğim gibi
Bütün sırlarına
hakimdim.
Ama kendi şanlı
mevkiime o kadar düşkündüm ki; hem uykularımdan oldum hem de hayatımdan.
Kıskançlık denen
orospu, gözlerini Sezar’dan ayırmaz.
Sarayda onun hükmü
geçer.
Herkesi aleyhime
kışkırttı.
Arkamdan konuştular,
felaketimi hazırladılar.
Beni Kral’ a karşı kötü
gösterdiler.
Mutluluğum hüzne
dönüştü.
Haksızca suçlandım.
Ruhum o kızgınlıkla,
dünyadaki ezadan kurtulmak için kendine kıydı.
Kendime karşı
adaletsizlik ettim.
Bu ağacın yeni salınan
köklerine ant olsun ki;
Efendime, İmparator’a
asla ihanet etmedim.
O şanına layık bir
imparatordu.
Eğer dünyaya dönerseniz
benden bahsedin,
Kıskananlardan
intikamımı alın.”
Şair ayağa kalktı bana döndü;
“Artık sustu, şimdi ona
hayatını ve gördüğü eziyeti sorabilirsin.” Dedi.
“Ona soracağım
soruların bana yararı olacağını düşünebilirsin, ama boğazımda düğümleniyor sözler soramıyorum.” dedim.
O zaman ustam sordu:
“Sözlerinden çok
etkilendi bu adam,
Ey tutsak olmuş
ruh, anlat bize; nasıl bu ağacın içine hapsoldun?
Buradan kurtulmanın bir
yolu var mıdır?”
Ağaç kuvvetlice üfledi, O rüzgâr, söz oldu;
“Kendi canına kıyanın ruhu bedeninden ayrıldığında cezalandırılmak için, gelir buraya;
Minos onu yedinci
çukura yollar.
Ağaçların arasına
düşer.
Artık kader nereye
savurursa, orada kök salar
Oradan filizlenir,
büyür, genişler, ağaç olur.
Harpiler gelir yapraklarını
yemeğe, ona eza vermeye başlar.
Aynı zamanda acının
çıkış noktası olur o yaralar.
Hesap günü geldiğinde,
biz de toplanma yerine gideriz.
Herkese bedeni geri
verilir.
Biz de alırız
bedenimizi ama üzerimize giyemeyiz.
Haksızlık olur,
Haksızlık olur,
Çünkü bize verilene
kıymışız...
O bedeni alır, buraya sürükleriz
Ağaca asarız, sonsuza
kadar bu dallardan sallanır,
Dikenler batar.”
Ağacın dibinde biraz bekledik ama ruh daha fazla
konuşmadı.
O sırada bir gürültü koptu ormanda.
Sanki bir vahşi hayvan sürüsü,
Dalları kırarak, uluyarak, delicesine bir yarış içinde
geliyordu.
Solumuzdan kırılmadık dal bırakmadan, yaklaştılar.
Liderleri “Gel bakalım ölüm!” diye bağırdı.
Diğeri kendisini geçene kızarak,
“Eskiden bacakların o kadar kuvvetli değildi, Lano”
dedi.
Nefessiz kalarak, kendisini dalların arasına sakladı.
Yapraklarla üzerini örttü.
Arkasında çakal sürüsü yetişti;
Hepsi birden O’nun üzerine çullandı.
Oracıkta param parça ettiler.
Her bir uzvunu bir tarafa yaydılar.
Ustam elimden tutup, beni oradan uzaklaştırdı.
Ustam elimden tutup, beni oradan uzaklaştırdı.
Ağaçtan bir feryat yükseldi:
“Jacoma da Sant’Andrea, benim ardıma saklandın da
eline ne geçti?
Benim senin hayatınla
ne alakam vardı?”
Ustam ona yakınlaşınca, sordu:
“Sen kimdin, böyle
yaralı?”
Floransalı cevap verdi:
“Bu köpeklerin bizi nasıl yaraladığını görmeye gelen adam,
“Bu köpeklerin bizi nasıl yaraladığını görmeye gelen adam,
Yapraklarımı benden
aldılar;
O yaprakları topla da
yarama sar!
Ben Mars putunu
yıkıp,
Vaftizci Yahya’yı yücelten şehirde doğdum.
Vaftizci Yahya’yı yücelten şehirde doğdum.
Bu hadise üzerine,
Savaş Tanrısı intikam almaya yemin etti.
Hala Arno köprüsünde
O’nun suretinden bir iz kalmıştır.
O orada olmasa Totilla' nın şehri yıkmasından sonra
vatandaşların çabalarıyla şehir yeniden kurulamazdı.
O orada olmasa Totilla' nın şehri yıkmasından sonra
vatandaşların çabalarıyla şehir yeniden kurulamazdı.
Benim anlatacak bir
hikayem yok.
Astım kendimi...”
Kızgın Kum
İnferno 14
Memleket hasretiyle,
yerden çalı çırpı toplayıp
Artık sesi kesilmiş
olan ruha verdim.
İkinci halka ile
üçüncü halka arasındaki sınırdaydık
Bu vadide yeşillik
yoktu,
Vadiyi çevreleyen
orman karanlık ormandı.
Bulunduğumuz yer,
kızgın çöl kumuyla kaplıydı.
Cato’nun bir zamanlar
ayak bastığı yer gibi (Libya)
Bunu okuyanlar, Tanrı’
nın nasıl intikam aldığını anlayıp korkacaklardır.
Önümüzde ağlamakta
olan pek çok çıplak vardı
Bunların cezaları
derece, dereceydi.
Bazıları sırt üstü
yatmış, bazısı yere çökmüş;
Bazısı
da durmaksızın hareket halindeydiler.
En
geniş gurup dolaşanlardı;
Yerde
sırt üstü yatanlar en küçük guruptu, ama bunların dili
çözülmüştü.
Nasıl
bir cezaya maruz kaldıklarını anlatmak istiyorlardı,
Üzerlerine
ateş yağmaktaydı.
Ateş
taneleri, rüzgarsız havada Alplere yağan kar taneleri gibiydi.
Büyük Iskender‘in, Hindistanın sıcak yerlerinde gördüğü,
Ordularının
üzerine yağan, alev gibiydiler.
Hani
yangını söndürmek ve söndüğünden emin olmak için askerlerine
tepinmelerini emrettiği yer.
Burada
alev yağdıkça, kum daha da kızıyor; adeta odun
gibi yanıyordu.
Bu
durum ruhların ezalarını iki kat arttıyordu.
Elleriyle,
kollarıyla, ateşi savmaya çabalıyorlar;
Bu
ellerin hareketi hiç durmuyordu.
„Buranın
Zebanisi kim?
Bu
alevlerin sıcağı onu yumuşatmıyor, kaya gibi
duruyor?” diye sordum
üstadıma
Canavar
cevap verdi O‘ nu sorduğumu anlayınca:
"Dünyada
nasılsam, burada da öyleyim" dedi
"Jove
kızdığında beni yardıma çağırırdı, iyi Vulcan
gel" derdi.
Ustadım
canavara "Ne yaptıysan onunla cezalandırılacaksın,
Kendini
beğenmişliğin hiç azalmamış; Cezan öfkene
denk olacak." dedi.
Sonra
bana döndü:
"Bu adam Thebes'i
kuşatan yedi kraldan biriydi;
O
yüzden Tanrı‘nın öfkesini çekmiştir.
Bu
cezalar ona güzel yakışmış; Göğsünde
madalya gibi.
Şimdi
beni takip et; Kızgın kuma basmamaya çalış, orman
tarafından gidelim."
Kan rengi bir ırmak
akmaktaydı orada.
Kıyıları taşlıktı,
oradan geçeceğimizi anladım
"Burada hiç
görmediğin şeyler göreceksin" dedi Bilge.
Üstüne düşen ateşi
söndürüyordu bu ırmak…
"Bir
zamanlar Girit‘ te bir kral yaşardı
Onun
zamanında dünya altın çağını yaşadı.
Ida
Dağı yeşilliklerle ve ırmakla nimetlendirilmişti
Şimdi
köhnemiştir.
Rhea
oraya oğlunu saklamıştı
Ağladığı
zaman adamlarına gürültü yapmalarını emretmişti.
Orada
yüzünü Roma‘ ya dönmüş bir yaşlı adam heykeli vardır
Sanki
Roma onun aynasıdır.
Başı
altından kolları gümüşten
gövdesi
pirinçten, bacakları demirden
ayağının
biri topraktandır.
Heykelin
saf altından başı sağlamdır ama diğer heryeri çatlak içindedir.
Gözyaşları
o çatlaklardan akar, yerde birikir toprağa sızar.
Acheron,
Styx ve Phlegethon ırmaklarına karışır bu vadiye gelir,
Biraz
sonra göreceğimiz gölü oluşturur.
Daire
çizerek ilerliyoruz yeni şeyler göreceksin şaşırma."
"Phlegethon
ve Lethe ırmakları nerede Ustadım?" diye sordum
"Bu
gördüğün kızıl ırmak Phlegethon‘'dur; diğeri yani Lethe Araf sınırındadır.
Tövbekârlar geçer
oradan.
Tövbe edip günahlarını
bırakırlar, ondan sonra arınacakları yere geçerler.
Burada işimiz bitti. Yakından takip et
beni, Alevlerin söndüğü yere gidiyoruz..."
Inferno 15
Brunetto Latini
Irmak kenarındaki yüksek taşlı alanda ilerliyorduk
Bu set bir duvar gibi, bizi üstümüze yağmakta olan alevlerden koruyordu.
Wissant ve Bruge arasında, alçak toprağı denizden koruyan setler gibiydi.
Padua’lılarda, şehirlerini Brent ırmağının taşkınından böyle korurlar.
Mühendis –herkimse - böyle insa etmişti...
Ormandan uzaklaşmıştık.
Arkamı dönüp baksam da; artık seçemezdim ağaçları.
Yanımıza bir gurup ruh yaklaştı, bize doğru baktılar;
Sanki ay ışığında karanlık bir yolda,
karşılaştıkları kişileri tanımaya çalışan kişiler
gibiydiler.
Bir terzi iğneyi ipliğe geçirirken, nasıl gözlerini
kısıp da bakarsa;
onlar da bize öyle dikkatle bakıyorlardı
içlerinden biri beni eteğimden çekti;
Tanımıştı;
‘Sen misin?’ dedi hayretle.
Bu yanmış yüze dikkatle baktım ben de, birden
yüzü hatıramda beliriverdi;
Eğilmiş yürüyordu, ben de eğildim öne doğru: „Ser
Brunetto! Siz de mi buradasınız?“
„Oğlum! Arzu edersen, rahatsız etmezsem,
yanımdakilerden bir müddet ayrılayım, biraz
seninle beraber yürüyeyim.“
„Bunu bütün kalbimle arzu ederim.
İsterseniz buradaki rehberim de arzu ederse bir
müddet beraber oturalım?“
„Oğlum, burada kim durursa ateş yağmuru altında yüz
sene yatmak zorunda kalır
Onun için devam et yürümeye, ben de seninle geleceğim
eteğinin hizasından takip edeceğim
sonra yine arkadaşlarımın arasına döneceğim.
Hepsi acı içindeler;
Alevlerin arasında kederle yanıyorlar.“
O aşağıdan yürüyordu; ben onun yanına inmeden,
Başım önde düşünceli yola devam ettim.
'Ömrünün sonu gelmeden, buraya seni ne getirdi?
Şans mı, kader mi, kaza mı?
Yanında sana bu karanlık yolda rehberlik eden
kim?"
„Yukarıda mutlu hayatta yoldan çıktım, kendimi bir
vadide buldum
Olgunluğa erişmeden.
Daha sadece dün -şafak vakti -yanlıştan döndüm.
Bu ruh bana tam o anda göründü; beni selamete
çıkaracak,
bu yoldan geçirerek eve götürecek.“
Yıldızını takip et dünyada bir
şey öğrendiysem, senin muhteşem zirveye çıkacağını biliyorum.
Ben de yaşasaydım ve o günleri
görebilseydim keşke, seni
destekler;
Allah‘ın sana bahşettiği başarıya şahit
olurdum.
Ama o nankör kişiler -Fisesole‘
den gelenler-,
Senin başarına düşmanın olacaklar.
Tatlı meyva, acı ağaçta bitmez.
Eskiler, kıskançlara,
kibirlilere, açgözlülere kör der
Onların adetlerini kafandan sil.
Kaderinde yazılı bu;
iki tarafta sana düşman olacak;
Ama zirveye erişemeyecekler.
Fiesole‘ liler bırak bulduklarını
domuz gibi yesinler;
Ama
güzel bitkiye erişemesinler.
O kötülük şehri inşa edildiğinde, dağlıların arasında
bir kaç soylu
Romalı kalmıştı.
“Eğer duam kabul olsaydı sen hala dünyada aramızda olurdun;
Yumuşak, şefkatli bir baba oldun bana;
ve her an insanın kendisini nasıl ölümsüz yapabileceğini gösterdin;
Her zaman aklımda ve kalbimdesin.
Yaşadığım müddetçe sana müteşekkir olacağım,
ve hem sözlerim hem de sanatımla bunu göstereceğim
Benimle ilgili kehanetin bana daha önce gösterildi.
Onu yazdım ve gördüğüm zaman Hanım’a(Beatrice’e) göstereceğim
Tabir etmesi için.
Eğer onun bulunduğu yüksek makama erişebilirsem...
Sana bu kadarını söyleyebilirim;
Benim vicdanım rahat
Kaderde ne varsa razıyım
Bakalım felek çarkını döndürsün; görelim...
Benim bu sözlerim üzerine rehberim durakladı;
Bana baktı göz-göze geldik.
"İyi öğrenmişsin" dedi
Ama ona cevap vermedim bu kızgın kumda yanındakilerin kim olduğunu sormak
için
Ser Brunetto ile yola devam ettim;
"Acaba kimdi, asil ailelerden olanlar, kimdi tanınmış olanlar?"
"Bunların bazısını tanımak iyidir dedi
Diğerleri için şimdi bir şey söylemeyelim;
Zamanımız az, bu konuşmayı yapmak için.
Kısaca hepimiz, eğitim almış, kıymetli insanlarız
Yazar- çizer, bilim adamlarıyız.
Hepimizin suçu aynıdır.
Prican orada yorgun üzgün yürümekte
Francesco d’Accorso burada.
Böyle zavallıları özlediysen, görebilirsin.
-Kulların kulunun- sürgün ettiği adam da burada...
Daha çok söylerdim ama kumun üzerinden yeni bir duman yükselmekte;
Yeni günahkârlar gelmekte;
onlar yetişmeden ben kendi tayfama yetişeyim.
Benim Hazine’mi hatırla, ben onda yaşıyorum
Daha sana bir şey sormayacağım."
Döndü, Verona’daki yeşil bayrağa koşan yarışçılar gibi koşuyordu.
Ama kazananlar gibi değil de kaybedenler gibiydi...
İnferno 16
Floransalı üç asil ruh
Şelalenin sesini duyabiliyorduk;
Bir sonraki halkaya suları dökülüyor,
Arı vızıltısı gibi bir uğultu yapıyordu.
Kendilerini cezalandıran acımasız yağmurdan kaçmakta olan guruptan,
üç ruh ayrılarak bize doğru koşmaya başladılar.
“Durun” diye bağırdılar; “kıyafetleriniz bizim perişan
memleketimizden gelmiş olanlara benziyor, durun!”
Ah onların vücutlarında ne yaralar gördüm, kimisi yeni kimisi eski
Ateşin açtığı yaralar, şimdi bile hatırlamak ürpertiyor beni.
Rehberim, bu sesleri duyunca döndü bana baktı, göz göze geldik.
“Söyledikleri gibi yap” dedi,
“Bu ruhlara saygı göstermemiz gerekir”
Durduk, inlemelerine başladılar gene.
Aşağıda bizim hizamıza geldiklerinde bir çember oluşturdular.
Yağlı güreşte birbiri etrafında dolaşan pehlivanların,
rakiplerini nasıl yakalayacaklarını
hesap etmeleri gibi
Birbirlerini tartıyorlardı bakışlarıyla,
Bir yandan da dönüp duruyorlardı.
Boyunları hep sağa dönüyordu, arkalarına bakıyorlardı.
“Buradaki acı hal ve bizim perişan görüntümüz yanıklarımız sizi
iğrendirebilir
ama dünyadaki namımızı düşünün ve bize kim olduğunuzu açıklayın.
Nasıl oluyor da halen canlı olan ayağın Cehennem’in toprağına bu
kadar güvenle basabiliyor?
Şu önümde koşmakta olan yaralı ve çıplak ruh, dünyada
zannettiğinizden daha önemli bir kimseydi hem onuru, hem derecesi bakımından.
Guido Guerra’ydı ismi Gualdrada’ nın torunu.
Hem devlet adamlığıyla hem de savaştaki başarısıyla nam salmıştı.
Arkamdaki Alcobrandi onun tavsiyelerine uysalardı -şimdi dünya daha iyi bir
yer olurdu-.
Ben de Jacopa Rusticuccı’ yım, benim başıma gelenler hep karımın yüzünden.”
Yağan ateşten ürkmesem, onların yanına yüksekten atlardım hemen,
belki öğretmenim de izin verirdi buna.
Ama ateşte yanmaktan korkarak, onlara hemen koşup sarılma isteğime hâkim
oldum.
“İğrenmiyoruz” dedim; Merhamet ediyoruz halinize, bu çektiğiniz acıya.
Üzüntüden dilim tutuldu sizin gibiler için Tanrı tarafından vaat edilen
cezaları düşününce.
Ben de sizin memleketlinizim; sizin ününüzü, yaptığınız iyilikleri,
yaşadığınız mutlu hayatı duydum.
Rehberimin ve onun hakikatinin sayesinde bu üzücü yerden geçerek,
tatlı elmaların olduğu yere gideceğim. Ama önce en dibe inmem
gerekiyor.”
Inferno Kanto 17
Sahtekârlar
"Sivri
kuyruklu Canavar'a dikkat et;
Dağları aşan,
kılıçları kıran, duvarları yıkan;
Pis kokusu dünyayı
saran, Canavar!"
Rehberim böyle
diyerek;
Canavara kıyıya
yanaşması için işaret etti.
Sahtekarların kralı
geldi; başı ve vücudu kondu kenara,
Uzun kuyruğu hala
çukurdaydı,
Yüzüne dürüst bir adam
ifadesi takınmıştı
Görünüşü hali tavrı
kibardı;
Gövdesi yılana
benziyordu.
Ön ayakları tüylü,
göğsü sırtı süslü kumaşlarla kaplıydı
Ne
bir Türk'ün ne de bir Tatar' ın dokuyamacağı kadar güzel,
Arachne’ nin işleyemeceği incelikte kumaşlar.
Kıyıya yanaşma şekli,
sanki kıyıya yarım çekilmiş, gövdesinin bir
kısmı suda bir kısmı karada olan kayıklar gibiydi.
Avını yakalamaya hazır aç bir hayvan gibi
hareketlenmişti.
Kuyruğu akrep kuyruğu gibi yukarı kıvrıldı.
"Canavar’ın yanına gidelim" dedi Ustam.
Aşağıda ateşten korunmak için kayalıklara yanaşmaya çalışanları gördüm.
"Konuşmak istediklerinle konuş, ama kısa olsun" dedi
Virgil.
"Ben de bu Canavar' la anlaşmaya çalışayım.
Bizi sırtına alması için ikna edeyim."
Üzgün ruhların yanına doğru gittim.
Gözleri yaşlı hem kızgın kumları hem de alevleri savmak için elleri kolları
sağa sola hareket ediyordu.
Yaz sıcağında atsineklerini kovmaya çalışan, pirelerden böceklerden
kurtulmaya çalışan,
bunalmış hayvanlar gibiydi hareketleri.
Yüzlerine baktım hiç tanıdık yoktu.
Hepsinin boynunda koca bir çanta asılıydı.
Çantaların üzerinde aile armaları vardı.
Gözleri çantalarındaydı.
Çantalardan biri mavi, biri aslanlıydı
Biri de kırmızı zemin üstüne beyaz bir kaz resmiyle süslenmişti.
Çantasının üzerinde koca bir domuz resmi olan biri bana seslendi:
“Bu acılı çukurda ne işin var senin?
Bırak bizi kendi halimize!
Daha ölmemişsin sen; döndüğünde komşum Vitaliano' ya git
Söyle ona yeri hazır benim yanımda.
Ben bu Floransalıların arasında kalmış bir Padualıyım.
Sabah akşam bağırır dururlar:
‘Üç keçili kesesi olan şövalyeyi gönderin bize’
Diye kulağımı sağır ederler.”
Biraz doğruldu; sığır dili gibi olan dilini çıkardı yalandı.
Ustam beni geç kalmamam konusunda uyarmıştı; onu kızdırmamak için görüşmeyi
kısa kestim.
Döndüğümde Canavar’ın sırtına binmişti.
Bana “Korkma bizi çukura götürecek.
Sen öne bin kuyruğu zehirli bunun. Sana değmesin“ dedi
Sıtmaya tutulmuş gibi titredim.
Virgil bana öyle kızgın baktı ki;
Efendisini kızdırmak istemeyen bir köle gibi, hemen Canavarın
omuzlarına tırmandım
"Bana yardım et" diyecektim,
sesim çıkmadı boğazımda düğümlendi sözler.
Beni her zaman cesaretlendiren ustam sarıldı bana.
Sonra Geryon' a bağırdı:
"Biz hazırız. Unutma bu yaşayan bir adam;
Uzun daireler çizerek dikkatle in aşağıya,
Sarsma bizi."
Limandan geri geri çıkan küçük bir tekne gibi Geryon
yavaşça uçuruma doğru kaydı.
Şöyle bir döndü, kuyruğunu açtı.
O yılan balığı gibi süzülürken, ben korkudan sarardım.
Phaeton‘ da böyle korkmuştur, arabanın tekerleri
gökyüzünü yırtıp, Samanyolunu oluşturduğunda.
Ya da Icarus, gökten düşerken...
Artık uçuşu hissedebiliyordum,
Canavar‘ dan başka bir şey görünmüyordu.
Etraf sisliydi.
Yavaş yavaş alçaldı.
Sağımda şelalenin gürültüsünü işitiyordum.
Aşağıda Cehennem'in derinlikleri görünmeye başladı.
Bu seferde inmekten korktum.
Medea'nın da öcü alınır burada.
Konuşarak
Her yerde ateş, her yerde ağlama inleme vardı.
Ateşten korunmaya, üstümü örtmeye çalıştım.
Çukurun her yanı korkunçtu.
Geryon yorgun düşerek yanaştı bizi bir kayanın
kenarına bıraktı.
Ağırlığımızdan kurtulunca hemen ok gibi yeniden
havalandı.
Kanto 18
Günah çukurları
Cehennemde Malebolge denen bir yer vardır;
Etrafı kara taşlarla çevrili;
Tam ortasında çok derin çok geniş bir kuyu;
Yeri geldiğinde anlatacağım.
Değişik bölümler birbirlerine köprülerle bağlıdır
Kayaların üzerinde Geryon‘ un sırtından inmiştik.
Rehberim sola dönerek, yola koyuldu.
Aşağıda acı çeken ruhlar; yeni kişiler, yeni
işkenceler ve
Daha önce görmediğimiz, hepsi de siyah, şeytanlar
vardı.
Günahkarların hepsi çıplaktı.
İki taraftan da, bize doğru geliyorlardı
Roma‘ da Jubile yılında; hacıların rahat geçmesi
için
Köprünün üzerinde yol ikiye ayrılmıştı;
Bir taraf Saint Peter kilisesine doğru;
bir tarafta Giordano dağına doğru ilerlemekteydi,
onun gibi.
Her yerde boynuzlu şeytanlar, kırbaçlarıyla bu
günahkarların arasında yürüyor;
Arkalarından ittiriyordu.
Kırbaç şaklatılınca, nasıl da hemen adımlarını sıklaştırıyorlardı.
Hiç kimse ikinci kırbacı beklemiyordu!
Yürürken bu ruhlardan biri gözüme tanıdık geldi:
„Seni daha önce görmüş olmalıyım“ dedim ona.
Durdum dikkatlice baktım yüzüne
Bu arada kibar rehberim beni bekledi,
hatta biraz geriye dönüp, bu ruhla konuşmama
müsaade etti.
Ona baktığımı gören zavallı ruh, yüzünü saklamaya
çalıştı benden.
„Gözleri yerde, başı öne eğik yürüyen hatırladım
seni
Bolonyalı Venedico!
Ne oldu, niye buradasın sen?”
"Konuşmaya pek istekli değildim ama yaşayan birinin sesini duyunca,
konuşmam gerektiğini anladım.
Güzel Jezabel’i' Marki’nin zevk ü
sefası için satan benim.
Hala anlatırlar hikayesini.
Burada sonsuza kadar ağlayacak olan çok Bolonya’lı var
Açgözlülüğümüz ve öfkemiz meşhurdur bizim."
Konuşurken sırtında bir kırbaç şakladı:
"Yürü!" dedi Zebani
"Yürü ulan pezevenk! Burada satacak kadın yok! Oyalanma!"
Döndüm Rehberimin yanına vardım.
Birkaç basamak yukarı çıktık; karşı çukura gitmek için bir köprüden geçtik.
"Biraz durup, buradakilere bakalım bunların yüzünü daha görmedin"
dedi rehberim
Buradakilerde kırbaç zoruna yürüyorlardı.
"Bak bir kral geliyor!" dedi Virgil;
"Çektiklerine rağmen gözyaşı dökmemiş belli
Jason, Cehennem‘de bile kral gibi yürüyor
Cesareti ve tuttuğu öğütlerle Altın Post‘ u
almıştır.
Sonra Venus' un tavsiyesi ile kocalarını öldüren
kadınların yanına Lemnos adasına düşmüştür yolu
Orada tatlı diliyle Hypsipyle' yi yoldan
çıkarmıştır
Onu hamile halde, tekbaşına bıraktıktan sonra
Başkalarına gitmiş.
Medea'nın da öcü alınır burada.
Kadınlara kötülük yapan, onları kandıranların
hepsi kırbaç altındadır
Burada anlatacaklarım bu kadar yeter."
Kayadan kayaya atlayarak bir başka köprüye ulaştık;
İniltiler geliyordu.
Bunlar kendi kendilerini tokatlıyor;
Öfkeden burunlarından soluyorlardı.
O çukurdan buhar çıkıyordu
Pislik kokusuyla birlikte onların
üzerlerini kaplıyor,
benim de burnumun direğini kırıyordu.
Lağımdı;
İnsanlar pislik içindeydiler.
Papaz sınıfından mı, yoksa sade vatandaş mı kim
oldukları anlaşılmıyordu.
Öylesine boka batmışlardı.
"Hey sen!" dedi, biri bana
"Ne bakıyorsun? Başkalarına baktığından daha çok bana bakıyorsun!
"Saçın kuruyken seni görmüştüm" dedim,
"Lucca‘lı Alex... Tanıdım seni."
"Lanet olası yağcılık yüzünden buradayım" dedi.
"Lanet olası yağcılık yüzünden buradayım" dedi.
"Dilim yağ çekmekte pek mahirdir."
Virgil, "Biraz eğil de aşağıda pisliğin
içinde kendini kaşımakta olan kadına bak" dedi.
"Thais isimli orospudur.
Memnun musun?" diye soran aşığına
"Hem de nasıl" demiştir.
Bunları gördükten sonra, oradan uzaklaştık...
Kanto 19
Ey Simon Magus ve takipçileri!
Kutsalı alıp satıyorsunuz.
Doğruluk timsali geline (kiliseye) ait
olması gerekenleri...
Sizin için çalacak adalet trompetleri şimdi.
Bu çukuru hakkettiniz!
Tam ortadaki mezarlığa gelmiştik.
Tanrım, ne kadar da güzel hükmediyorsun!
Hem dünyada, hem Cennet’te, hem de bu perişanlık aleminde.
Nasıl cezalandırılacağını ve nasıl mükafatlandırılacağını biliyorsun.
Aşağıda demir rengi taşların içinde, delikler fark ettim.
Hepsi yuvarlak ve aynı ölçüdeydi.
Benim aklımda kaldığı kadarıyla,
San Giovanni’ nin önündeki taşların boyutunda, ne daha dar, ne de daha genişti
Vaftizhaneye gelen papazları korumak için inşa edilmişti;
O taşlardan birini çok değil kısa bir zaman önce
Boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmak için kırmak zorunda kalmıştım.
Çukurlara baş aşağı gömülen günahkarların yalnızca bacakları görülüyordu
Ayak tabanları ateşten yanıyor,
Bacakları yanmamak için hareket halindeydi
Ustama sordum:
“O en çok debelenen kim?
Ateşler ona hücum ediyor.”
“Oraya gitmek istersen kendisine sorup öğrenebilirsin” dedi.
“Siz nasıl isterseniz öyle yapalım, benim ne düşündüğümü söylemesem de
biliyorsunuz.”
Böylece dördüncü çukura indik;
Kayalardan inerken, Ustam beni sırtında taşıdı
Taa ki -bacakları ceza görenin- yanına varıncaya kadar.
"Baş aşağı sarkıtılmış olan ruh,
Buraya kazık gibi dikilmişsin, bu vaziyette konuşabilirsen konuş,
benimle"
Kiralık katilin son duasını yaptıran bir papaz gibi, günahkarın yanında
konuşuyordum
Papazlar katille konuşarak mahkûmun infazını bir dakika geciktirir.
“Ne, Boniface sen misin?
Vaktinden evvel mi geldin buraya?
Falcının hesabı birkaç sene yanlış çıktı o zaman.
Altını gümüşü çaldın hazineni doldurdun
Güzel Hanımı -Kiliseyi- kandırdın kendi keyfin için yaraladın"
Şaşkınlık içindeydim alay karşısında ne diyeceğini bilemeyen biri gibi kalakalmıştım,
Virgil “konuş onunla O’nun zannettiği kişi olmadığını söyle” dedi;
Ustamın dediği gibi yaptım.
Ayakları öfkesinden delice sağı solu tekmeledi.
Hıçkırıklarla ağlayarak;
“Ne istiyorsun benden o zaman?
Benim kim olduğumu merakından taa buralara kadar geldiğine göre,
Soruna cevap vereyim:
Cüppelilerdendim ben,
Büyük cüppeyi taşıyan.
Orsa’ nın oğluydum kurnazlıkla ayı yavrularını korudum
Onun için zenginlik peşinde koştum ve kendimi burada buldum
Benim başımın altında bu çukura benden önce atılanlar var.
Kiliseye ait makamları alıp satanlar, o benden sonraki sahtekâr buraya
atıldığında
Bende çukurun dibine itileceğim.
Ayaklarım epeyce yandı.
O da baş aşağı bu çukura dikilecek ve dünyada onun yerine gelen,
Daha beter işler yapacak.
Yeni bir Jason Maccabees olacak,
O nasıl istediğini Kral Antiochus’a yaptırdıysa,
Clement’da Fransız Kralına istediğini yaptıracak.”
O sözlerini bitirdiğinde fazlaca sert bir cevap verdim:
“Tabii. Efendimiz Peter’a anahtarları verirken ne kadar para istemişti?
Söyle bana!
O para pul istememişti, yalnızca “benim izimden git " demişti.
Ne Peter, ne de ondan sonra gelenler altın gümüş peşinde değillerdi,
Kal olduğun yerde;
Bu çukur sana yaraşır!
Servetinle Charles d’Anjou ‘ ya kafa tutmuştun,
Şimdi o serveti iyi koru!
O anahtarların sahibi olduğun için, daha ağır konuşmaya dilim varmıyor
Senin bu açgözlülüğünün cezasını bütün dünya çekti;
İyileri yolundan şaşırttın, kötüleri azdırdın
Aziz Yahya bu günleri görmüş
Irmak kıyısında Kralların kucağına oturanları anlatmıştı.
Altın gümüş senin Tanrındır
Paganlardan ne farkın var senin?
Puta tapan bir puta tapıyor, sen hepsine birden tapıyorsun.”
Ah Konstantin, armağanın ne kötülüklere yol açtı!
Ben böyle konuştukça öfkesinden debelenip durdu,
Kim bilir belki de vicdan azabıyla perişan oldu; artık nasıl olsa fark etmez.
Ustam herhalde memnun olmuştu benim bu sözlerimden,
Bakışlarıyla beni tasvip ettiğini gösterdi,
Her kelimesini dikkatle dinlemişti.
Gene yaklaştı, beni kucaklayıp kayalıklardan yukarı çıkardı,
Köprüye gelinceye kadar, hiç yorulmadan taşıdı beni
O kadar dikti ki; tırmandığımız kayalar,
Keçi bile zor tırmanırdı buralardan.
Köprünün üzerinden bir sonraki çukura baktım...
Mantua'nın hikayesi ve Falcılar
“Yaşayan bir insan değilim, bir zamanlar
öyleydim;
Anam babam Lombardiya’ dan geldi. Ikisinin de memleketi Mantua’dır.
Sezar
zamanında doğdum; İyi Augustus zamanında Roma‘da yaşadım,
Mevsim, yalan Tanrılar zamanıydı.
Şairdim,
Anchises'in oğlunu anlattım.
İlyum’ un gururu ateşe
verilince, Truva'dan geleni…
Inferno Kanto 20
Yirminci kantoda, yeni acılardan bahsetmeliyim.
Aşağıdaki çukurda ağlayarak tören
alayında yürür gibi,
Ağır, ağır, yürüyen ruhlar gördüm.
Bir acayiplik vardı, boyunlarından
kafaları arkaya döndürülmüştü;
Başları öne eğik, arka taraflarına
bakar vaziyetteydiler.
İleriye bakmaları yasaktı.
Okuyucu; inşallah benim şiirimi okuyup
istifade edersin,
Tanrı sana bu gücü versin.
Okurken, benim bu manzaraya nasıl
dayandığımı, nasıl gözyaşlarımı tutabildiğini
düşün.
İnsanlığımız tersine çevrilmişti...
Gözyaşları göğsüne değil, arkasına
doğru akıyordu buradaki günahkarların.
Ağladım ben de...
Kayaya yaslandım da ağladım.
Rehberim kızdı:
“Hala mı?” dedi,
“Hala sen de diğer aptallar gibi misin?
Burada acımak yoktur.
Allah’ın verdiği hükme kim karşı çıkabilir?
Bunu sorgulamaya kim cüret edebilir?
Kaldır başını da Thebanlıların gözlerinin önünde toprak tarafından
yutulan
Amphiarus ‘u gör.
Ne demişlerdi ona: “Niye kaçtın savaş meydanından?
Nereye kaçarsan kaç, kaderden kaçılmaz.
Toprak yarıldı Minos’ un ayağının dibine düştü
Dünyadayken o da ileriyi görmek istedi ama bak şimdi başı tersine çevrildi.
İleri doğru değil: geriye doğru yürüyor.
Tireas’ ı görüyor musun kendisini erkekten kadına çevirmişti
Sonra tekrar sarmaş- dolaş olmuş iki yılana vurarak yeniden erkeğe
dönmüştü.
Sonraki Etrüsk’tü falcı Arun
Carrara' da deniz kenarında beyaz mermerden mağarada yaşardı
Geceleri yıldızları incelerdi.
Orada bir de uzun saçlı var
Dağınık saçlarıyla göğüslerini saklamaya çalışan
Mantua’ lıdır, bütün memleketleri gezdikten sonra; benim memleketimde yaşamaya karar vermiştir
Bununla ilgili bir hikâye anlatacağım;
Tireas’ın ölümünden sonra Bacchus’ un şehri Thebes esir düştü;
Güzel Italya’da, Alp dağları arasında,
Alman kapısı üzerinde Benacus (Garda Gölü) vardır
Tatlı sular akar o dağlardan, şelaleler oluşur
Adada Brescia Trentine ve Verona piskoposlukları vardır
Orada, Garda gölü artık sularını tutamaz olur ve gölden bir ırmak
akar
Vadileri yeşillendirir
Sonra o ırmak, 'Mincius' adını alıp, Po' ya kavuşur
Oradan geçerken, kurak bir bölgede, ıssız bir yerde bu
korkunç falcı yerleşip, sanatını icra etmeye başlamıştır.
Öldüğü zaman, ruhundan ayrılan bedeni orada kalmıştır
Sonra insanlar orayı yurt edinmiş; Manton’ un kemikleri üzerine,
Savunması kolay olan bu beldeye, bir şehir inşa etmişler.
Herkesten önce buraya gelmiş olan falcının adını da şehirlerine vermişlerdir;
Mantua...
Orada çok kişiler yaşardı taa ki; Mantua Lordu
Albert’i Pinamonte kandırıncaya kadar.
Bununla ilgili bir şey duyarsan, kimsenin seni kandırmasına izin verme
Ben sana doğrusunu anlattım, şehrimin gerçek hikayesini.”
“Üstadım, senin sözün doğrusudur; ben sana inanırım,
ama söyle bana şu yukarıdan aşağı inip de,
diğerlerine katılmak isteyenler arasında hiç tanıdık var mı?
Aklım ona takılıyor.”
“O gür sakallı Yunanlı kahindir
Kuşlara bakarak fal tutardı.
Seyahate tam ne zaman çıkılacağını haber verirdi.
İsmi
Eyrypylus; onu Tragedyamda (Aeneid) anlattım.
Sonra gelenler, İskoçyalı Michael
Scott, zayıf olan, bütün büyücülük numaralarının ustasıdır;
Diğeri Guido Bonatti,
Montefeltro Kontunun
müneccimbaşıydı.
Onun yanında Aspende, çok geç tövbe
etti,
Keşke dericilikle uğraşsaydım dedi.
Kadınları da görüyor musun?
Yün eğirip, örgü öreceklerine, dikiş dikeceklerine,
Otları karıştırıp, falcılık, büyücülük yapmaya kalktılar
Mumdan bebek yapıp, iğneler soktular.
Ama bunları gördüğümüz yeter, artık gidelim,
Zira sabah olmakta...”
1. De ki: "Yarılan karanlıktan çıkan sabahın Rabbine/yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım!
2. Yarattıklarının şerrinden,
3. Çöktüğü zaman karanlığın/gelip çattığı zaman göz perdelenmesinin/tutulduğu zaman Ay'ın/battığı zaman Güneş'in/taştığı zaman şehvetin/soktuğu zaman yılanın/ümit kırdığı zaman musibetin şerrinden!
4. Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden!
5. Kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden..."
Rüşvetçiler
Kanto 21
Konuşarak bir sonraki köprüye gittik,
Yükseltisinin üzerinde durarak, aşağıdaki çukuru inceledik.
Burası her yerden daha karanlıktı.
Terkedilmiş ve perişandı.
Venedik tersanelerinde kış boyu kazanlarda zift kaynar;
Eskimiş, artık yüzecek hali kalmamış teknelerin, dibini ziftle kaplarlar.
Bir taraftan da, yeni tekneler inşa ederler.
Onun gibi bu çukurun dibinde, ateşsiz bir kazan kaynamakta;
Ondan çıkan zift etrafa yayılmaktaydı.
Durmuş, çukura bakarken, üstadım beni “Dikkat et!”
diyerek kenara çekti;
Korkuyla arkama baktığımda, bize doğru koşmakta olan kara şeytanı gördüm.
Nefret dolu vahşi bir suratı vardı;
Kanatlarını açmış, süratle koşuyordu.
Kocaman iki omuzuna birer günahkâr atmıştı.
“Açılın” dedi; “Aziz Zita’nın büyüklerini
atacağım buraya,
sonra dönüp, yeni günahkarları getireceğim.
Hepsi rüşvetçidir oradakilerin
Bugün evet dedikleri yarın hayır olur;
Hayır dedikleri evet olur para karşılığında.”
Günahkârlar çukura çakılırken,
Şeytan da ok gibi fırlayıp geri gitti.
Birisi zifte saplanmıştı.
“Bu senin alıştığın yerlere benzemez!
Serchio ırmağının kıyısı değildir,
Önemli beyefendi,
Kancayı sırtına geçirmemi istemiyorsan,
Etrafa bir bak ve çukurun dibini boyla”, dedi bekçi.
“Hadi bakalım karanlıkta dans et şimdi, cebine ne doldurabilirsen
doldur,
Burada kimse hesap kitap kontrol etmez artık”, diyerek günahkarı ellerindeki yabalarla dürttüler.
Aşçının kazanı karıştırması gibi, ellerindeki demirlerle zift çukurunu
karıştırıyor,
Günahkarların kafalarını kaldırmalarına mâni oluyorlardı.
Üstadım, “Eğil şu kayanın arkasına; ben hazır olana kadar bu yaratıklar
seni görmesinler.
Bunlar bana ne derse desin, korkma;
Ben buralardan daha evvel gelip geçtim; onlara nasıl davranılacağını
bilirim.” dedi
Köprüden geçip bir sonraki uçurumun kenarına vardı,
Bütün cesaretini toplamıştı;
Sakin görünmeye çalışıyordu.
Av köpeği gibi koştu şeytanlar;
Parıl parıl parlayan yabalarını rehberimin üzerine doğrulttular.
“Geri durun!” diye bağırdı Virgil,
“İçinizden biri gelip, konuşsun benimle.”
Hepsi birden:
“Malecoda ‘yı gönderelim” dediler
Malecoda; “Konuşsak ne olacak?” dedi.
Virgil cevap verdi:
“Beni buraya gönderen bir güç var bunu düşündün mü, Malecoda?
Yoksa bu kadar yolu gelebilir miydim?
Burada bir adama rehberlik yapıyorum, müsaade edin geçelim.”
Malecoda yabasını indirdi; Öbürlerine döndü: “Bunlara dokunmayın!” dedi.
Virgil:
“Kayaların arasında kedi gibi saklanan, artık gelebilirsin, korkma” diye bana seslendi.
Koşarak kenardan indim aşağıya;
Beni gören şeytanlar öne atıldı. “Ya sözlerini
tutmazlarsa?” diye korktum.
Bir kere Pizza’ lı askerleri böyle bir durumda görmüştüm;
Ateşkes olunca, kaleden korka korka çıkmış, Toskanalı askerlere bakarak
geçmişlerdi.
Ben de şeytanlara öyle bakarak, hemen rehberimin yanına gittim.
Bütün etrafımızı çevirmişlerdi.
“Şunu bir dürteyim mi?” dedi birisi, çatalı üzerime
sallayarak;
“Tabii, buraya kadar gelmişken, bir tadına baksın” dedi öbürü.
Ama rehberimle konuşan İblis, onlara, “Yeter, çekilin!” dedi
Bize de, “öbür tarafta yol yok, orada köprü yıkılmış, Şu taraftan gidin,
illa gidecekseniz!
Büyük deprem olduğunda yıkıldı burası, bin iki yüz altmış altı yıl
evvel.
Sizin yanınıza adamlarımı vereyim;
Korkmayın, bir yaramazlık olmaz.”
Adamlarına emirler verdi, bazısını bizimle gönderirken; bazısını kaynayan kazanın başına geri yolladı:
“Geçide kadar götürün bu adamları, dikkat edin başlarına bir şey gelmesin.”
Dedi onlara.
“Bunlar nasıl rehber? Yalnız gidelim daha iyi. İblislere nasıl güveneceğiz?
Baksana dişlerini gıcırdatıyor, kötü kötü
bakıyorlar.” dedim üstadıma.
“Merak etme”, dedi “onların hükmü sadece
çukurdakilere geçer!”
Hepsi sıraya dizilip, başkanlarından geçmek için izin
istercesine, sivri dillerini çıkardılar,
Başkanları arka tarafını boru gibi öttürerek izin verdi...
1. De ki: "Yarılan karanlıktan çıkan sabahın
Rabbine/yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım!
2. Yarattıklarının şerrinden,
3. Çöktüğü zaman karanlığın/gelip çattığı zaman göz
perdelenmesinin/tutulduğu zaman Ay'ın/battığı zaman Güneş'in/taştığı zaman
şehvetin/soktuğu zaman yılanın/ümit kırdığı zaman musibetin şerrinden!
4. Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden!
5. Kıskandığı
zaman hasetçinin şerrinden..."
Yolsuzluk yapanlar
Kanto 22
Evvelce
atlıların yürüyüşünü, kaleden çıkışlarını ve hücuma geçişlerini görmüştüm.
Gerisin geriye dönüşlerini ricat etmelerini de...
Arezzo topraklarında kılıç şakırtılarını duydum, çarpışmalara şahit oldum.
Trompetleri, davulları, zilleri, kale duvarlarından verilen
işaretleri;
Çan seslerini, duydum ama hiçbir zaman
Ne atlının, ne yayanın, ne de donanmanın
Bu tür bir işaretle yola çıktığına şahit olmadım!
Biz tam on tane iblisle yola çıkmıştık.
Ne yaparsın? Kilisede azizlere uyarsın, Meyhanede sarhoşlara...
Bütün çukurları görmek; içlerinde yanan günahkarları tanımak istiyordum,
Denizde yunusların atlaması gibi, burada da günahkârlar,
kızgın kazanda yanmamak için, sırtlarını kedi gibi kabartarak
sıçrıyorlardı ara, ara;
akabinde hemen batıyorlardı.
Bazen bataklıkta bir kurbağa başını kaldırır, nefes alır, o esnada sadece
gözleri görünür;
Burada da zaman, zaman, günahkarların suyun üstüne çıkan yüzlerini
görüyorduk.
Ama Şeytanları görür görmez, hemen kaynar kazana dalıyorlardı.
Birisi gecikince, İblis onu kancasına taktı, kaldırdı;
Hala hatırladıkça titrerim korkudan.
Artık İblislerin isimlerini öğrenmiştim,
bize refakat edecek olanlar seçilirken, dikkat etmiştim.
“Rubicante, batır çatalı” dedi birisi.
Ben Ustama rica ettim:
“Acaba günahkarın ismini öğrenebilir miyiz?”
Ustam adamın yanına gitti,
“Nerelisin?” dedi
“Navarre Krallığında doğdum;
Babam mirasyediydi; paralar suyunu çekince intihar
etti.
Annem beni Dük’ün hizmetine verdi.
Sonra Kral Thibault’un maiyetine girdim.
Yolsuzluğa orada başladım; Cezasını
şimdi çekiyorum.”
O sırada Ciriatto yetişti, rüşvetçiye haddini bildirmek için
kancasını attı.
Fareyi yakalayan kedi gibiydi.
Ama onu da Barbariccia tuttu, sıkıca kollarını sardı;
“Çekilin” dedi şeytanlara, bize de,
“başka soracağınız varsa sorun” dedi.
Virgil, “Burada başka İtalyan var mı?” diye sordu.
“ Evet, birisinin yanından geliyorum” dedi
günahkar;
Ben de orada olsaydım, şimdi bu kancalardan korkmayacaktım.”
Zebani “Çok sabrettik” diyerek, kancasını taktı adamdan bir et
kopardı.
“Kimdi o İtalyan?” dedi Virgil yarasına bakmakta olan
adama.
“Fra Gomita, Gallura’ lı üç kağıtçı.
Esirlerden para alıp gizlice serbest bıraktı.
Arkadaşı Don Michele Zanche' de burada
Sardinya’ yı konuşur dururlar.
Bak arkadan bir şeytan daha bana dişini gıcırdatıyor,
Konuşmak isterdim ama kaçmam lazım şimdi.”
Farfello şeytanlara “geri çekilin” diye
bağırdı.
Günahkâr “Lombardiyalı ve Toskanalılarla konuşmak isterseniz çağırayım” dedi.
“Ama Malebranche’ ye söyleyin, geri dursun.”
“Şuna bak hele” dedi Cagnazzo, “ben seni bırakır
mıyım?”
Navarre’li kaçtı hemen.
Şeytanlar onu ellerinden kaçırdıkları için kızgındılar.
Birbirleriyle kavga etmeye başladılar.
Hep birlikte kazana yuvarlandılar,
Kanatları zifte battı, kıpırdayamadılar.
Barbariccica dört tane çatallıyı karşı kıyıya
yolladı.
Onları o karmaşanın içinde bırakıp, oradan uzaklaştık...
Cüppeliler
Kanto 23
Sessizce ve bize kimse refakat etmeden, yalnız yolumuza devam ettik.
Papazların birbiri peşi sıra yol almaları gibi.
Bu son olaylar beni, Ezop ’un hikayelerini düşünmeye sevk etti.
Fare ve kurbağanın hikayesini...
Başını ve sonunu düşünecek olursak eğer...
Düşündükçe kendim içinde korkmaya başladım.
Bizim yüzümüzden bu İblislere hakaret edildi.
Şimdi bunun intikamını alırlar, çünkü epeyce bozuldular.
Zaten kötüler, bir de kızınca daha beter olurlar.
Gelir yakalarlar bizi hemen.
Korkuyla arkama bakıp, üstadıma:
“Ben korkuyorum; bunlar bize yetişirler diye,
Adeta seslerini duyuyorum” dedim.
“Ayna olsam, dış görüntünü o kadar çabuk yansıtamam,
Senin içini ayna gibi görebiliyorum şu an.
Aynı şekilde düşünüyoruz, aynı şekilde davranıyoruz seninle.
Onun için ikimizin yerine karar verdim:
Eğer yamaç çok dik değilse, bir sonraki çukura inelim.
Arkamızdakilerin korkusundan kurtulalım- hayali bir korku- bile olsa.”
Daha sözünü bitirmemişti ki; kanatlıların yanaştığını,
Üzerimize atlamak üzere olduklarını gördüm.
Rehberim hemen sıçradı beni kucakladı.
Yavrusunu kurtaran bir ana gibiydi.
Çamurdan aşağıya kaydık beraberce.
Sanki şelale hızıyla aşağı indik; beni göğsüne
bastırmıştı.
Biz çukurun dibine indiğimizde, tepede on
tane iblisin bize bakmakta olduklarını gördük
Ama artık zararsızlardı.
Kendi bölgelerinin dışına çıkmaları yasaktı.
Aşağıda yorgun, bitkin, yenik, ağlamaklı yürümekte olan bir gurup günahkara
rastladık.
Cluny papazları gibi, kocaman cüppeleri vardı
Kapüşonları o kadar büyüktü ki; gözlerine iniyordu.
Dıştan bakarsan, pelerinleri süslü- püslü, işlemeliydi.
İnsanın gözünü alıyordu.
Ama içi kurşun kaplı, öylesine ağırdı ki;
Federico’ nun işkencede kullandığı
pelerinleri hafif kalır bunların yanında.
Sonsuza kadar bu ağır cüppenin ağırlığı altında ezilecekler.
Her zamanki gibi, gene sola döndük, onlarla beraber
Ağlamaları bizi etkilemişti.
Ama o kadar yavaş yürüyorlardı ki; biz onları geçiyorduk
Her adımda, yanımızda bir başkası oluyordu.
“Yürürken, bir yandan da tanıdık var mı, diye bakalım” dedim Ustama.
Birisi Toscana lehçesini tanıyıp,
“Bu karanlıkta hızla giden; belki de
aradığın benim” dedi
Ustam “bekle onu sonra da adımlarını ona uydur.” dedi.
Arkada bize doğru gelmekte olan iki kişi gördük;
Yanımıza gelmek istiyorlar ama çok ağır hareket edebiliyorlardı.
En sonunda bize yetişince, öylece durup, yüzüme baktılar bir müddet
Sonra birbirlerine dönüp;
“Bunun boğazı oynuyor sanki, canlıya benziyor.
Bunların ikisi de ölüyse, niye sırtlarında cüppe yok? Ne özellikleri var?” dediler.
Sonra bana:
“Toskanalı bu ikiyüzlü zavallıların yanına gelmişsin, Sen kimsin?” diye sordular.
“Arno ırmağı kıyısında, o büyük şehirde doğdum;
Bu gördüğünüz gövdeyi taşıdım.
Ama siz kimsiniz gözleriniz yaşlı? Neyin cezasını
çekmektesiniz? dedim onlara.
“Sarı cüppelerimizin içi kurşunla kaplı; ağırlığı altında eziliyoruz,
Kemiklerimiz kırılıyor. Bolonyalı rahipleriz biz;
Ben Catalano, bu da arkadaşım Loderingo;
Birimiz Guelp, birimiz Ghibelline, birlikte
Barışı tesis etmek için Podesta -belediye başkanı- seçildik senin
şehrinde.
Normalde bu göreve tek kişi atanır.
Bizim işimizi, şimdi saraydakiler yapmakta.”
“Ooo Rahipler, ne kadar yanlış işler yaptınız siz.” diyecekken
birden kaldım;
Yerde çarmıha gerilmiş bir adam vardı.
Catalona:
O gördüğün yere mıhlanmış olan, “bir kişi ceza çeksin, bir millet
değil” diyen Caiphas’ tır.
Onu çıplak vaziyette yere germişler, köprü gibi herkes üzerinden geçer,
Bunca ağırlığın altında kalır.
Hem kendisi hem de kayınbabası Annas burada ceza çeker.
Ve de bu işe karışan diğer Yahudiler.” dedi.
Sonra Virgil’ i gördüm; o da çarmıha gerilmiş adama hayretle bakıyordu.
“Acaba buradan bir çıkış var mı?
Zebanileri çağırmadan, kendimiz yolumuzu bulabilir miyiz?” diye sordu günahkarlara.
“Bir taş köprü vardı burada ama yıkıldı.
Onun kırık taşlarının üzerine basa, basa, tırmanabilirsiniz yukarıya.”
“Bak, şeytanlar yalan söylemiş” dedi Virgil.
“Bolonya’da bir şey duymuştum, -Şeytanın en iyi özelliği yalanıdır- demişlerdi
Bütün yalanların babası Şeytandır.” dedi rahip.
Virgil kızgın, dev adımlarla yürümeye başladı.
Ben de hemen günahkarları bırakıp, ustamın değerli adımlarını takip ettim.
Hırsızlar
Kanto 24
Baharın gelişi ve gece gündüzün eşitlenmesiyle sevinen çiftçi
Nasıl bir sabah kalktığında yerde kar görür,
koyunlarının huzursuz bağırışlarını duyarak, endişelenir,
sonra biraz evde vakit geçirip, Yeniden
dışarı baktığında,
gördüğünün kar değil de kırağı olduğunu
Kırağının güneşi görünce eriyip, çimenin yeşerdiğini görüp sevinirse;
Rehberim de öyle oldu; önce omuzları düştü, -Ben de endişelendim-
Sonra yüzü aydınlandı.
Bana yine onu ormanda ilk defa gördüğüm zaman ki gibi gülümseyerek baktı.
Kayalara bakarken bir plan yapmıştı;
Hemen dönüp beni kucakladı,
O yıkılmış kayaların arasından yukarı taşıdı.
Tepedeki kayanın üzerine bırakırken; “dikkat et, ağırlığını çekecek mi
bakalım?” dedi
Kurşunlu cüppe giyen, ikiyüzlülerin tırmanamayacağı kadar dik bir yokuştu
bu.
Biz ikimiz güçlükle tırmanmıştık;
Az daha geri dönüyordum, nefes nefese kalmıştım. Yere
çöktüm;
“Kalk, durulacak zaman değil şimdi! Ayağa kalk, soluklan, bütün kuvvetini topla,
Yoksa çöker kalırsın burada. Daha
tırmanacak çok yer var; bu kadarı yetmez
Buraya kadar geldin, diğer yerleri de görmelisin ki faydası olsun.” dedi rehberim.
Kuvvetli görünmeye, nefes nefese olduğumu belli emememeye
çalıştım.
“Siz önden buyurun, ben geliyorum” dedim
Zorlukla ikinci tırmanışa başladık.
Burası daha dar, daha dik bir yokuştu
Taşlar daha tehlikeli, yuvarlanacak gibiydi
Bayılacak gibiydim, ama yola devam ettim
Bir sonraki çukurdan sesler geliyordu ama ne dedikleri
anlaşılmıyordu,
O sırada Bilge, iki çukur arasındaki en yüksek noktaya varmıştı bile
Aşağıdan gelen ses öfke içindeydi;
Aşağıya baktım ama karanlıktı göremiyordum.
Biraz daha ileri gidip, bakınca çukurun ne kadar derin olduğunu anladım.
Çukurun dibi yılan doluydu.
Bu kadar çok akrep, böcek, yılan Libya çöllerinde bile bulunmaz
Kanım dondu korkudan. Günahkârlar korkuyla kaçışıyorlardı.
Sığınacak bir delik bile yoktu. Üstelik hepsi çıplaktı.
Elleri arkadan bağlı, vücutlarına yılanlar dolanmış, ıstırap halindeydiler.
Biri önümüzden kaçmaya çalışırken, bir yılan geldi sıçradı; şah damarından ısırdı onu.
Günahkâr alevlerin içinde kaldı, sonra kül halinde yere yığıldı.
Zümrüdü Anka kuşu gibi tekrar küllerinden doğdu;
Bir krizden kurtulmuş gibiydi,
Ayağa kalktı durumu anladı ve yeniden eza
çekmeye başladı.
Rehberim ona kim olduğunu sordu.
“Toscana’ dan yeni geldim” dedi pek isteksiz.
“Vanni Fucci’ yim ben, Katır gibi kuvvetliydim ama kötü hayatı tercih ettim”
Rehberime, “ne suçtan burada olduğunu sorar mısın?”
“Onu çok öfkeli kan döken biri olarak tanıyordum” dedim
Bu sözlerden rahatsız olan günahkâr, bana utanarak baktı;
“Beni bu halde görmen, öldüğüm günden daha beter oldu benim için” dedi.
“Ama doğrusunu söylemeye mecburum
Kiliseyi soyan bendim; onun için Cehennemin dibine düştüm
Başkaları suçlandı o iş için
Ama sen eğer buradan kurtulacak olursan;
Başına neler geleceğini söyleyeyim;
Aç kulağını da dinle:
Pistoia Siyah’lardan temizlenecek;
Sonra Floransa’da iktidardaki parti değişecek;
Kanunları da değiştirecekler, savaş
çıkacak,
Bütün Beyaz Guelp’ler yaralanacaklar,
Bunları üzülesin diye söylüyorum...”
Metamorfoz
Kanto 25
Vanni konuşmasına son verdiğinde
Rezil bir hareketle iki yumruğunu
yukarı kaldırıp
Tanrı'ya lanet okudu.
Aynı anda "artık bu
hakaretlere devam edemezsin" dercesine, yılanlar üzerine atladılar.
O anda bu yılanlar benim dostum
oldular.
Birisi ellerini arkaya bağlayıp, onu
sıkıca kıstırdı.
Öyle sıktı ki; serçe parmağını bile
oynatamaz hale geldi hırsız.
"Pistoia! Pistoia! Neden ateşte yanıp kül olmadın?
Neden ömrünü bitirmedin de, bu dünyaya kötülük tohumunu saçmaya devam
ediyorsun?
Bütün Cehennemde, Tanrı'ya karşı haddi aşan, bunun kadar kibir gösteren bir başkasına rastlamadım.
Theban duvarlarından düşen bile bu kadar kötü değildi"
Vanni, başka söz söylemeden yılanlardan kurtulup kaçtı.
Hemen Centaur yetişti.
"Nerede o kafir?" dedi
"Nerede?"
Yılanlar ejderhalar saldırmaya hazır bekliyorlardı.
Ejderhanın ağzından alev çıkıyordu.
Kanatlarını açmıştı.
O sırada Virgil, Centaur'u anlattı:
Bu Vulcan'ın oğlu Cacus,
Aventin dağının gölgesinde, Roma ovasını kan gölü yaptı.
Kendi akrabalarının yanında değildir şimdi.
Herkül’ün de sürüsünü çalmıştır,
Ne zamanki Herkül bunun inine girdi,
Yüz sopa çekti, o zaman hırsızlığı bıraktı.
O arada Centaur yanımızdan geçti gitti.
O gidince arkasındaki üç suçluyu fark ettik.
Daha evvel orada duruyorlarmış, seslerini duymamışız.
Birisi: "Siz kimsiniz?" deyince varlıklarını fark ettik.
Konuşmamızı yarıda kesip, adama baktık;
Tanımıyordum.
Birisi öbürüne, “Cianfa nerede?” diye sordu.
“Niye geride kaldı?”
Ben parmağımı dudağıma götürerek, rehberime susmasını işaret ettim.
Okuyucu, şimdi anlatacağıma inanmazsın,
Ben bile Cehennem ‘de öyle bir şey olacağına inanmazdım.
O anda kertenkele sıçradı, adamın apış arasına yapıştı.
Sonra kollarını tırmaladı ve iki yanağını da ısırdı.
Kuyruğuyla etrafını sardı.
Gözlerimle gördüm!
Sanki sarmaşık gibi sardı günahkarı.
Kızgın mum gibi birbirlerinde eridiler.
Ne günahkarın ne de canavarın, daha evvelki hallerinden eser kalmamıştı.
Kâğıt yakıldığında ucu önce kahverengiye sonra siyaha döner,
beyaz renk kaybolur gider ya, onun gibi.
Diğerleri bağırdılar:
“Agnello, nasıl da değiştin! Ne ikisin ne bir!”
İki yüz flulaştı, birbirine kaynaştı.
İki benzerlik göründü, sonra kayboldu
Hangi yüz nerede başlıyor; nerede bitiyor, belli olmadı.
Adamın iki kolu, canavarın iki koluyla birleşti;
Dört koldan, iki kol meydana geldi.
Bacaklarından, karnından, kalçalarından başka uzuvlar türedi.
Hem birbirlerinden bir şeyler vardı,
Hem de her ikisine de benzemeyen özellikler,
Böyle, değişmiş şekilde yanımızdan ayrıldılar.
Güneşli bir günde, kertenkelenin bir gölgeden diğerine sıçraması gibi
Başka canavarlar, diğer iki günahkarın karınlarına hücum ettiler.
Karabiber gibi simsiyahtılar.
Biri tam göbeğinden ısırıldı,
Akrep ısırdıktan sonra yere düşüp, iki günahkarın önünden geçti;
Mağdur baktı akrebe, ama konuşmadı.
Orada- direk gibi- dikildi.
Sanki uykusu gelmişti, ya da ateşlenmiş de yorgun düşmüştü öyle bir halde
esnedi.
Sürüngen ona baktı, o sürüngene;
Birisinin yarasından, diğerinin ağzından duman çıktı.
O iki kara pis duman birleşti.
Şimdi Lucan, Sabellus ve Nassidius hikayesini bıraksın da,
Benim neler gördüğümü dinlesin.
Ovid, Cadmus ve Arethusa hikayesini anlatmasın.
O mısraları kıskanmıyorum,
Birini çeşme, birini yılan yapmıştı.
İki varlığı benim yaptığım gibi
Yüz yüze uzuv uzvuna değiştirmemişti.
Birbirlerine anlarcasına baktıktan sonra, sürüngen kuyruğunu çatallaştırdı
Yaralı adam ayaklarını birbirine yanaştırdı,
Günahkarın bacakları birbirine yapıştı,
Sanki hiç iki bacağı olmamışçasına birleşti.
Sürüngenin kuyruğu ikiye ayrıldı,
Kaba derisi yumuşaklaştı,
Omuzları kabardı
Ön ayakları uzadı, kollar oluştu.
İki bacağının arasında -erkeklerin sakladığı- organ oluştu.
Günahkarın bir organı ikiye dönüştü.
Bu arada üzerlerinden duman yükseliyordu.
Birinin rengi açıldı, birinin koyulaştı
Adamın saçı sıyrıldı,
Sürüngenin kafasında uzadı.
Günahkâr yere düştü karın üstü, sürüngen
doğruldu.
Bu arada gözlerini birbirlerinden hiç ayırmadılar.
Birbirlerine bakarken hem yüzleri hem duruş şekilleri değişmişti.
Ayakta duranın yüzü düzgünleşti,
Burun, kulaklar, en son da dudaklar oluştu.
Yere düşenin suratı uzadı, hayvan burnu halini aldı;
Kulakları içeri kaçtı,
Dudakları arasından, çatallı yılan dili çıktı.
Öbürünün çatallı dili küçülüp, ağzının içine girdi.
Duman işini bitirmişti...
Canavara dönüşen ruh, yılan gibi tıslayarak kayaların arasına doğru giderken,
Diğeri onun peşi sıra konuşarak ve yere tükürerek yürüdü.
Sonra yeni omuzları üzerinde kafasını çevirdi ve
“Şimdi Buoso’ nun sırası, o da bu yoldan sürünerek gidecek” dedi.
Beni bağışlayın, eğer size anlattıklarım çok acayip geldiyse,
Ama bu yedinci çukurda sürekli değişim vardı.
Hala kafamı karıştırıyor, kurnazca kaçmadılar.
İlk gördüğüm Puccio Scianto idi yalnız başına.
O hala eski formunu korumakta.
Diğeri Francesco dei Cavalcanti idi.
Gaville’de öldürülen ve akrabaları tarafından öcü alınan adam...
Kanto 26
Ulyses
Sevin Floransa, gerçekten büyüksün,
İsmin yazılmış karanın ve denizin üzerine,
Kanatların açılmış boydan boya Cehennemin her yerine...
Hırsızlar kısmında beş vatandaşını
gördüm,
Utandım,
Senin için bundan büyük onur olmaz!
Ama rüyamda gördüm,
Yakında Prato, başına iş açacak.
Belki de felaket başına geldi bile.
Yaşlandıkça her şey daha da ağır geliyor bana.
Güçlükle kayaları tırmandık.
O kadar dikti ki kayalar, ellerimizi de kullanmak zorunda kaldık.
Yeteneğimi “iyiyi” anlatmakta kullanmak istiyorum,
Erdemin olmadığı yere gitmek istemem.
Aşağıdaki çukurda pek çok alev parlıyordu
Bir yaz akşamında parıldayan binlerce ateş böceği gibi.
Her ateşin içinde bir günahkâr yanmaktaydı.
Köprüden aşağıya baktım iyice eğilerek,
Neredeyse düşüyordum.
“Bu alevlerin içinde ruhlar var” dedi
rehberim.
“Evet, siz söyleyince emin oldum.
Bir tanesinin içinde sanki iki ruh var
Eteocles
ve kardeşinin ateşi gibi.”
“O ateşin içinde Ulyses ve Diomede birlikteler;
Aynı öfkeyle kalktılar, aynı ateşte yanıyorlar.
Truva’ya atı sokan hilebazlar bunlar,
Bunların yüzünden Roma’yı kuran asillerin ataları
Şehri terk etmek zorunda kaldılar.
Achille’in arkasından, üzüntüsünden zavallı Deidamia öldü.
Palladium heykelini çalmanın cezasını burada çekiyorlar.”
“Peki bu alevlerin içerisinden konuşabilirler mi?
Çok rica etsem onlar buraya gelinceye kadar bekleyebilir miyiz?
Bekleyelim de önümüze gelince onlara soru soralım.” dedim.
“İsteğin yerinde, tabii konuşalım ama sen bir şey söyleme, yalnız ben
konuşayım.
Yunanlı oldukları için belki senin konuşman hoşlarına gitmez.”
Biraz bekleyip fırsat yakalayınca onlara seslendi rehberim:
“Ben yaşarken, sizlere layık mısralar yazabildiysem eğer,
Lütfen, biraz durup bizimle konuşun.
Nasıl oldu da vefat ettiniz bize anlatır mısınız?”
Alevler sanki bir boynuz gibi ikiye ayrılmıştı.
Boynuzun daha uzun olan kısmı zorlanarak, konuşmaya başladı,
Alev titriyordu:
“Circenin yanından ayrılabildiğim zaman
-Aeneas’ın isim verdiği yerde körfezde bir yıl kalmıştım,
Ne oğluma ne babama sevgim ne de eşim
Penelope’ ye borcum olan aşkım
buna mani olamadı; bu onu mutlu ederdi biliyorum
Dünyayı görmeliydim, İyiyi kötüyü tanımalıydım,
Açık denize sadece bir tek gemiyle ve bana sadık küçük bir gurupla açıldım.
Ispanya kıyılarını, Fas kıyılarını gördüm.
Dalgaların kıyılarını dövdüğü adaları, Sardunya’ yı gördüm.
Cebel-i Tarık boğasına vardığımızda.
Hem ben hem de arkadaşlarım artık yaşlanmış, yavaşlamıştık.
Herkül bu geçitten kimsenin geçememesi için kayaları yığmıştı buraya
Sağ tarafımızda Ispanya; Sol
tarafımızda Ceuta ‘yı geçmiştik çoktan.
‘Kardeşlerim’, dedim
Yüz binlerce tehlike atlatarak batıya ulaştınız.
Ömrümüzden geriye kalan kısa bir zaman var,
Bu zamanı güneşin altında ne varsa görmeye adayalım,
Hiçbir insanın ulaşamadığı yerlere ulaşalım!
Sizi dünyaya getiren asil tohumu düşünün,
Hayatımızı kaba saba adamlar olarak yaşamak için dünyaya gelmedik,
Erdem ve bilgi için yaşamalıyız!’
Bu konuşmayla onları coşturdum, artık istesem de durduramazdım.
Sabaha karşı bir maceraya yelken açtık.
Küreklerimiz kanatlanmış, Bir deli
uçuşa başlamıştık.
Boğazı geçince sola döndük, Yönümüzü
güneye çevirdik.
Gece olmuş, artık güney yarımküre ve yıldızları görünmeye başlamıştı,
Bizim yıldızımızsa bir daha görünmemek üzere batmıştı.
Beş gece sonra karanlık ve o zamana kadar görmediğimiz büyüklükte
bir dağ yükseldi önümüzde.
Önce sevindik ama sonra sevincimiz kedere dönüştü.
O yeni karadan bir rüzgâr yükseldi, Girdap oldu;
gemimiz fırtınaya tutuldu.
Etrafımızda dalgalar üç kez döndü,
Dördüncüde geminin kıçı havalandı, başı sulara gömüldü.
İlahi irade denizi üzerimize örttü…”
Kanto 27
Guido
Montefeltro
Konuşmasını bitiren ruhun, ateşi titremeyi bıraktı, dik bir şekilde durdu.
Artık söyleyecek bir şey kalmamıştı,
Şairin izniyle yanımızdan ayrıldı.
Arkasından- Sicilya boğası gibi- acayip sesler çıkaran bir başka ateş geldi.
Sicilya boğası, metalden olduğu halde
İçine atılan suçluların feryatlarıyla,
Kendisi ses çıkarıyormuş- sanki acıyla böğürüyormuş- gibi algılanır.
Bu
yangının sesidir.
Konuşabilecek hale gelince ruh:
“Burada Lombardiya diliyle konuşan,
‘Artık gidebilirsin, daha başka bir şey sormayacağız’ diyen kişi;
Belki biraz geciktim ama benimle de konuşabilir misiniz?
Bir bakın halime nasıl yandığıma;
Eğer İtalya’ dan yeni geldiyseniz,
Söyleyin bana Romagna’ da hala savaş var mı?
Urbino ile Tiber ırmağının kaynağının çıktığı dağlar arasındaydı benim memleketim.”
Ben eğilmiş ona hala bakmaktayken, rehberim hafifçe
dirseğiyle dürttü beni;
“Sen konuş, İtalyan bu” dedi. Cevabı kafamda hazırdı zaten,
Vakit kaybetmeksizin anlatmaya başladım:
“Alevlerin arasında saklanmış olan ruh;
Romagna ezelden beridir savaştan kurtulamaz,
Huzur
bulamaz; Savaş onun Tiranlarının kalbindedir.
Ama ben oradan ayrıldığımda, henüz bir savaş başlamamıştı.
Ravenna hep
eskisi gibi;
Polenta kartalı, hem Ravenna’ yı korur,
Hem de kanatlarını Cervia’nın üzerine açar.
Fransızlara karşı duran ve çok Fransız kanı akıtan şehir
Şimdi gene Ordelaffi ailesinin yönetimi altında.
Rimini lordları, eskiden beri hep saldırdıkları Ghibelline Partisi lideri
Montagne’yayı öldürdüler.
Faenza ve Imola şehirlerinin başındaki genç aslan
Yazdan, kışa parti değiştirmekte.
Cesena şehri, nasıl ova ve dağ arasındaysa,
Siyaseten de Özgürlükle- Tiranlık arasında gider –gelir.
Şimdi lütfen bana kim olduğunu söyler misin?
Bana kim olduğunu söyle de,
Döndüğümde, İtalya’da seni anlatayım.”
Demin yaptığı gibi alev bir müddet kükredi,
Sonra boynuzunun sivri ucu sağa sola hareket etti;
Biraz mücadeleden sonra konuşabildi:
“Eğer cevabımın dünyaya dönecek birine olacağını bilsem
Sessiz kalırdım, bu alev hiç kıpırdamazdı artık
Ama bildiğim kadarıyla buradan dünyaya dönüş olamaz.
Hiç kimse gün ışığına çıkamaz, bir kez Cehenneme düştükten sonra.
Onun için -dünyaya rezil olma korkusu olmadan -sana cevap verebilirim:
Askerdim ben, sonra Fransiskan rahiplerine katıldım.
Kuşağı taktım belime, tövbekâr oldum.
Kurtulabilirdim, belki günahlarımdan; Ah! O
Papa olmasaydı!
-Lanet olsun ona.- Beni tekrar günahkâr yaptı.
Ben dünyadayken suçum aslan suçu değil (Şiddet); Tilki suçuydu (Sahtekarlık).
Türlü hile ve kurnazlıklarla -Bütün numaraları bilirdim-
Sanatımı gösterdim, ünüm dünyaya yayıldı.
Yaşımı başımı alıp da artık yelkenleri toplama zamanım gelince;
Eskiden zevk aldığım şeyler artık beni bezdirdi.
Bu işlerden elimi ayağımı çektim,
Tövbe ettim, günah çıkarttım. Rahip oldum.
Ah! Zavallı ben!
Ama Boniface ne Araplarla ne de Yahudilerle savaşıyordu.
Onun savaşı, sarayına çok yakın bir yerde Colonna ailesiyleydi.
Onun bütün düşmanları zaten Hristiyanlardı.
Ne Akra’da Araplarla;
Ne de Sultan’ın topraklarında ticaret yapan Yahudilerle savaşmaz.
Papalık makamının gereklerini yerine getirmedi;
Benim belime taktığım kuşağa da değer vermedi,
(Fransiskan rahiplerine katılmasına)
-Bu kuşak ki takanı zayıflatır.-
Konstantin nasıl Papa Silvester’i, kendisini cüzzamdan kurtarması için,
Soracte dağının tepesinde arayıp, bulduysa,
Boniface de beni öyle aradı buldu, -kendisine hile öğreteyim- diye.
Onun hastalığı ‘Kibir ’di.
Benden akıl sordu. Bu delilik karşısında sustum.
‘Bana güven’ dedi, sonra:
‘Senin günahlarının tamamını şimdiden affettim.
Penestrino kalesini yıkmak için ne yapmam lazım söyle!
Cennetin anahtarlarının ben de olduğunu biliyorsun değil mi?
Kapısını ister açarım, ister kapatırım.
Benden evvelki bu anahtarların kıymetini bilmedi.’ dedi.
Bu dediklerini duyunca, ‘susmaktansa konuşmak daha hayırlı’ dedim, kendi
kendime.
‘Madem günahlarımı peşinen affettin,
O zaman, o günahı işleyeyim, Kutsal Peder,
Senin tahtına zafer, - çok söz, az işle- gelir!
Vaat et, vaat et, vaat et; sonra yerine getirme!’
Ben ölür ölmez Aziz Francis yetişti, beni
kurtarmak için.
Ama o gördüğün Kara Şeytan:
‘Dur bakalım, günahkarı elimden alamazsın’
Bu artık benim emrim altındadır. Verdiği
nasihat kötülük yolunaydı.
Tövbe etmeden günah affedilemez. Günah
işlenmeden de tövbe edilmez.
Aynı anda hem suç işlemeye hem de tövbe etmeye niyet edilemez.
Öyle bir kanun yoktur.’ Dedi
Zavallı ben! Kara Şeytan beni kucakladığı gibi,
‘mantık ustası olduğumu unuttun galiba’ dedi.
O anda nasıl titremiştim korkudan. Beni Minos’a
götürdü,
O Canavar kuyruğunu sekiz kez doladı;
‘Bunu hırsızlar ateşine at’ dedi.
Gördüğün gibi o zamandan beri bu ateşin içinde yanmaktayım
Artık bu alevler elbisem oldu benim.
Sözlerini bitiren ruh yanımızdan ayrıldı
Acılar içinde kendisini sağa sola savuruyor,
Sivri boynuzunu sallıyordu.
Bölücüler çukurunu görmek için, bir sonraki
köprüye doğru yola devam ettik.
Bölücüler, Ayrılıkçılar
Kanto 28
Bu çukurda gördüğüm kanı ve yaraları kim anlatabilir?
Kafiyesiz, ölçüsüz düzyazıyla bile olsa zordur.
Akıl, havsala almaz; dil yetersiz kalır bu görüntü karşısında.
Hiçbir savaş meydanı böylesini görmemiştir.
Şaşmaz Livy’nin anlattığı uzun savaşlarda bile
Dokuzuncu çukurda gördüğüm yaralar gibisi yoktur.
Bir tanesi çenesinden taa aşağıya kadar, boydan boya ikiye bölünmüş;
İç organları dışarıya dökülmüştü.
Ben ona dikkatle bakarken
O da bana baktı ellerini açıp,
“Gördün mü, bak, kendimi nasıl da ikiye ayırdım?” dedi.
“Yanımda ağlayan, başı yarık olan da arkadaşım.
Halkayı döndüğümüzde, yaralarımız kapanır,
Arkamda bekleyen şeytanlar, yeniden yaralar bizi. Ama siz kimsiniz?
Niye oradan bize bakıyorsunuz?
Kendi çukurunuza geç gitmek için, vakit kazanmaya mı çalışıyorsunuz?”
Virgil cevap verdi:
“Bu adam daha ölmemiştir, suç işlediği için de burada değildir.
Ama görmek, öğrenmek için gelmiştir.
Ben ölüyüm ve onu bütün halkalarda gezdiriyorum. Doğrusu bu”
Bu sözleri duyan belki yüz tane ruh durup, bana baktılar hayretle.
Ruh: “O zaman sen, dünyaya dönecek olan Fra Dolcino’ya söyle,
Eğer kısa zamanda yanıma kavuşmak istemezse, yiyecek stoklasın.
Kar yağdığında o mahsur kalacak
Novarese kazanacak zaferi. Fra
Dolcino aç kalmasa, Navarase için bu zafer kolay olmazdı.”
dedi.
Bunu gitmek üzere bir ayağını yerden kaldırarak söylemişti.
Sözleri bitince ayağını yere bastı ve yoluna devam etti.
Kaşı gözü yarılmış burnu ve bir kulağı kesilmiş bir başkası yanımıza
yanaştı.
“Günahından dolayı burada olmayan adam
Sanırım İtalyan’sın, seni evvelce görmüştüm;
Yukarı döndüğünde Pier da Medicina’ yı hatırla.
Guido ve Angelo’ya söyle,
Onlar gemilerinden atılıp boğulacaklar. La Cattolica yakınlarında
Tiran onları taş bağlayıp atacak.
Kıbrıs ve Majorca arasındaki sularda Neptün böyle bir vahşet görmemiştir.
Yanımdaki de o kıyıları hiç görmemeyi dilerdi.”
“Bu haberleri yukarı götürmemi istiyorsan, o kim anlatır mısın bana?” dedim ona.
Yanındaki adamın ağzını açtı, gösterdi;
“Bu artık konuşamaz, Sezar’ı Rubicon’u geçmeye ikna
eden,
‘Bir adam hazırsa, yapacağı işi geciktirmek,
ona zarardan başka bir şey getirmez’ diyen adam bu”
Onu bu halde görmek beni ne kadar üzdü;
Curio’ydu bu, dili ikiye yarılmış olan...
Eskiden ne kadar cesaretle konuşurdu!
O sırada bir başkası geçti yanımızdan,
İki eli de kesilmişti, elsiz kollarını yukarı kaldırarak:
“Beni de hatırla; İsmim Mosca, Toskana’ya kötülük tohumu atan
bendim” dedi.
Ben de “Çok kişinin ölümüne neden oldun” dedim.
Bu zaten acılı olan adamı daha da hüzne boğdu. Delirmiş gibiydi.
O sırada diğerleri arasında kellesini eline almış, yürümekte olan bir adam gördüm.
Başını fener gibi taşıyordu elinde. O baş bize
baktı: “Ah” dedi,
Birken iki, ikiyken birdi; Kendi kendisini fener yapmıştı
Nasıl olurdu böyle bir şey? Hükmü veren bilir ancak.
Köprünün altına vardığında eliyle başını bize doğru kaldırdı, daha iyi
duyalım diye
“Şimdi gördün bu cezaları, halen nefes almakta olan adam;
Bak bakalım bundan büyük acı var mı? Adım Bertrand de Born,
Genç kralı babasına karşı ayaklandıran bendim.
Baba ile oğlu birbirlerine düşman ettim.
Ab şalom ve Hazreti Davut’ un arasını açan Achitopel bundan kötüsünü yapmamıştır.
Başımı yük gibi taşıyorum şimdi.
Bana bakan
burada nasıl cezalandırıldığımızı anlar...”
Simyacılar
Kanto 29
Bu yaralı ruhlar beni öylesine
etkilemiş olmalı ki; bir müddet daha
durup ağlamak istedim.
Ama Virgil: “Ne bekliyorsun?
Niye yaralılardan gözünü alamıyorsun?
Diğer çukurlarda böyle yapmamıştın.
Eğer saymak istiyorsan bu vadini
çevresinin iki yüz mil olduğunu düşün.
Vaktimiz az, daha görmediğin çok şey
var.” Dedi.
“Kimi aradığımı bilseydin, belki
burada daha fazla kalmam için izin verirdin!” dedim
Cevabımı verirken, o çoktan yürümeye
başlamış, ben de onu takip ediyordum.
“Belki aralarında bir akrabam vardı.
Öldürülmüş ama intikamı alınmamış;”
dedim.
“Artık daha değerli şeyler düşün
oradakileri kendi hallerine bırak
Onun kaderi, körler arasında olmak
Sen başka yere bakarken, o da sana bakıyor ve elleriyle seni
tehdit eden işaretler yapıyordu.
İsmi Geri del Bello
imiş. Seslenirlerken duydum.
Sen o sırada başı kesilmiş olan
Altaforte kontuyla konuşuyordu.
Geri, senin
onu görmediğini anlayınca yoluna devam etti.”
Ah değerli üstadım, o şiddet mağdurudur, Akrabaları O’nun öcünü almadı.
Onun için mahcup ve onun için kendi akrabalarından nefret ediyor.
Belki benimle konuşmak istemedi, Düşündükçe
haline daha çok acıyorum.”
Bunları konuşa konuşa bir sonraki çukura geldik;
Oradan korkunç çığlıklar yükseliyordu,
Duymamak için ellerimi kulaklarıma götürdüm.
Maremma, Valdichiano ve Sardinya’ da yaz aylarında ölüm kol gezer,
Sıtmadan ölenlerin kokusu sarar etrafı,
O bataklıkta koku dayanılmaz olur.
Zavallı hastaların inlemeleri duyulur. Burası
da öyleydi.
Malebolge’ nin son köprüsüne
varmıştık.
Buradan aşağısı daha iyi görünüyordu.
Sahtekarların çukuruydu burası ve karınca
yuvası gibi kalabalıktı.
Bazısı yerde emekliyordu,
Bitkin vaziyetteydiler başlarını
kaldıramıyorlardı.
Baştan aşağıya yara içindeydiler
Delicesine kaşınıyorlardı, tırnakları kanlıydı.
Ustam birisine seslendi: “Burada İtalyanlar var mı çukurda
gizlenen?”
“Biz ikimizde İtalyan’ız, siz kimsiniz bize soru sormaya gelen?”
“Ben ölüyüm; bu yaşayan adamı burada gezdirmekle, görevlendirildim”
Hepsi birden dönüp, bize bakınca, Virgil bana,
“istediğini sor” dedi.
“Anılarınızın dünyada uzun müddet yaşamasını isterseniz,
insanların hafızasında söyleyin bana nerelisiniz kimlerdensiniz?
insanların hafızasında söyleyin bana nerelisiniz kimlerdensiniz?
Buradaki halinizden utanıp da, kendinizi gizlemeyin.” Diye seslendim
ruhlara.
“Ben Arezzo’luyum; Albert Sienna’lıdır” dedi adam.
“Ama burada ölümüme neden olan günahtan dolayı bulunmuyorum.
‘Ben onunla dalga geçtim sana uçmayı öğretebilirim’ dedim
Ama onu Daedalus’a döndüremedim
Babası beni kazığa bağlatıp yaktırdı.
Ama Minos beni bu çukura Simyacıların arasına attı, Dünyada işim buydu benim”
Ben Şaire döndüm;
“Dünyada bu Sienna’lılardan beter bir ırk var mı?
Fransızlar bile, bunların yanında daha ahlaklı sayılır.”
Diğer Cüzzamlı alay etti:
“Stricca hariç, parasını çok güzel idare etti!
Nikola, pahalı baharatları kullanmasını bildi,
Caccia, bağlarının ve ormanlarının gelirini tüketti.
Ama Sienalılar hakkında seninle hemfikir olduğumu anlaman için, yüzüme
bakman yeterli.
Ben Capocchio 'yum, sahtekarlık yaptığım için buradayım.
Bu işlerde ne kadar hünerli olduğumu bilirsin...”
Inferno
Kanto 30
Juno, Semele’den intikam aldığı sırada

No comments:
Post a Comment