John 11:50
Kanto 34
“Cehennemin Kralı’nın bayrakları sallansın”, dedi rehberim.
“Doğru karşıya bak, Cehennemin en dibinde, buzun
içinde onu seçebiliyor musun?”
Sislerin içinde yel değirmeni gibi bir şey gördüm
Öyle bir rüzgâr esiyordu ki; onun hareketinden
Korunmak için, kendimi hemen Virgil ’in arkasına
attım.
Başka saklanacak bir yer yoktu.
Buz tabakasının üzerinde, göldeki sazlar gibi
sıralanmış en son ruhları gördüm.
Bazısı yere yatmış; bazısı ayakta buzun içine sıkışıp
kalmıştı.
Kimisi baş aşağı duruyordu, kimisi ayakları üzerinde.
Kimisi de iki büklüm.
Biraz yakınlaşınca, bir zamanlar Cennet’in süsü olan,
kötü yaratığı gördük.
Rehberim beni durdurdu,
Kenara çekildi; “Dis ’in yüzüne bak; Ruhuna kuvvet vermelisin burada” dedi.
Okuyucu, o anda nasıl kanım buz kesi anlatamam sana; Korkudan sesim çıkmıyordu.
Yazamıyorum artık. Böyle bir korku yazılamaz. Ölmedim ama soluğum kesildi.
Ne hayattaydım ne de ölüydüm o anda.
Acının İmparatoru göğsünü buzun içinden kurtarmaya
çalışıyordu.
Dağlar onun kolu kadardı ancak.
Daha önce gördüğümüz devlerden çok daha büyüktü.
Bir kolu dağ kadarsa, gerisini varın siz düşünün.
Eskiden güzelmiş, şimdi çirkin. Her belanın kaynağı üç kafalıydı;
Biri önde kırmızı, diğerleri omuz başlarında. Tepede
hepsi birleşiyor.
Sağ taraftaki sarımsı bir beyaz, soldaki, Nil kıyısında yaşayanlar gibi esmer.
Her kafanın altında deli gibi çarpan bir çift kanat...
Kanatları denizdeki yelkenlerden büyük.
Kuş kanadı gibi değil, Daha çok yarasa kanadına
benziyor.
Öyle bir şiddetle çarpıyor ki; kanatlarını, üç tarafa
yayılan korkunç rüzgarlar birleşip fırtına estiriyor, Cehennemin bu
bölümünü soğuktan donduruyor.
Üç çift gözden de yaşlar yanaklarına akıyor, sonra kanla, irinle birleşiyordu.
Her bir ağzında bir günah çiğnemekteydi. “Bu üçü onun yemeği; sonsuza kadar çiğneyecek onları.
En çok acı çeken öndeki, Judas Iscariot’tur. Kafası içeride, bacakları dışarıda debeleniyor.
Siyah kafadan sarkan Brutus, onun bacakları içeride
kafası dışarıda ama bir şey söyleyemiyor.
Diğeri de kocaman kollarıyla Cassius. Ama artık akşam oluyor, gitmemiz lazım;
Zaten herşeyi gördün.” dedi rehberim.
İstediği gibi Virgil ‘in yakasını tuttum, O şeytanın
kanatlarını açmasını bekliyordu
Boş bir anını bulup, sırtındaki tüylere yapıştık aşağı
doğru kaymaya başladık.
Şeytanın buzda açtığı yarıktan geçmeye çalıştık.
Bir an “geçemeyeceğiz gene Cehenneme düşeceğiz”
diye korktum, “Sıkı tutun” dedi
Virgil; nefes nefese.
“Başka yolu yok şeytanı merdiven gibi kullanacağız”.
Arzın merkezindeki yarıktan öte tarafa, kayalıklara
geçtik.
Şeytanın ayakları havada sallanıyordu; Şaşkınlık
içindeydim. Cehennemden çıkmıştık.
Virgil beni yüksek bir kayanın üzerine oturttu önce.
Sonra biraz dinlenince, “Hadi kalk ayağa, daha çok
yolumuz var; dağı tırmanacağız.” Dedi
Güneşsiz- hayvan ini gibi- bir yerdeydik bu kayaların
arasında.
“Buz nerede? Lucifer’e ne oldu?
Demin geceydi, burada biraz sonra tan ağaracak. Bana anlatır mısın, ne oldu?” diye sordum Virgil’e.
“Dünyanın merkezinden geçtik, Şimdi güney yarımküredeyiz;
Güneş karanın üzerinde parlıyor. Ademle Havva’nın doğduğu yerdeyiz.
Judeca’ da geceydi, burada gündüz olacak. Sırtına basarak geçtiğimiz Şeytan, o buzun içinde
hapistir.
Kuvveti çıkmaya yetmez. Buradan yukarıya dağ yükselir, Lethe ırmağı akar.
Henüz göremezsen de sesini
işitebilirsin.”
O bilinmeyen yolda yürümeye başladık rehberimle.
O önde, ben arkada; başka bir kimseyi düşünmeden. Karanlıktan aydınlığa çıktık.
Gökyüzü, açıldı. Bir kez daha gördük yıldızları...
Kanto 25
Vanni konuşmasına son verdiğinde
Rezil bir hareketle iki yumruğunu
yukarı kaldırıp
Tanrı'ya lanet okudu.
Aynı anda "artık bu
hakaretlere devam edemezsin" dercesine, yılanlar üzerine atladılar.
O anda bu yılanlar benim dostum
oldular.
Birisi ellerini arkaya bağlayıp, onu
sıkıca kıstırdı.
Öyle sıktı ki; serçe parmağını bile
oynatamaz hale geldi hırsız.
"Pistoia! Pistoia! Neden ateşte yanıp kül olmadın?
Neden ömrünü bitirmedin de, bu dünyaya kötülük tohumunu saçmaya devam
ediyorsun?
Bütün Cehennemde, Tanrı'ya karşı haddi aşan, bunun kadar kibir gösteren bir başkasına rastlamadım.
Theban duvarlarından düşen bile bu kadar kötü değildi"
Vanni, başka söz söylemeden yılanlardan kurtulup kaçtı.
Hemen Centaur yetişti.
"Nerede o kafir?" dedi
"Nerede?"
Yılanlar ejderhalar saldırmaya hazır bekliyorlardı.
Ejderhanın ağzından alev çıkıyordu.
Kanatlarını açmıştı.
O sırada Virgil, Centaur'u anlattı:
Bu Vulcan'ın oğlu Cacus,
Aventin dağının gölgesinde, Roma ovasını kan gölü yaptı.
Kendi akrabalarının yanında değildir şimdi.
Herkül’ün de sürüsünü çalmıştır,
Ne zamanki Herkül bunun inine girdi,
Yüz sopa çekti, o zaman hırsızlığı bıraktı.
O arada Centaur yanımızdan geçti gitti.
O gidince arkasındaki üç suçluyu fark ettik.
Daha evvel orada duruyorlarmış, seslerini duymamışız.
Birisi: "Siz kimsiniz?" deyince varlıklarını fark ettik.
Konuşmamızı yarıda kesip, adama baktık;
Tanımıyordum.
Birisi öbürüne, “Cianfa nerede?” diye sordu.
“Niye geride kaldı?”
Ben parmağımı dudağıma götürerek, rehberime susmasını işaret ettim.
Okuyucu, şimdi anlatacağıma inanmazsın,
Ben bile Cehennem ‘de öyle bir şey olacağına inanmazdım.
O anda kertenkele sıçradı, adamın apış arasına yapıştı.
Sonra kollarını tırmaladı ve iki yanağını da ısırdı.
Kuyruğuyla etrafını sardı.
Gözlerimle gördüm!
Sanki sarmaşık gibi sardı günahkarı.
Kızgın mum gibi birbirlerinde eridiler.
Ne günahkarın ne de canavarın, daha evvelki hallerinden eser kalmamıştı.
Kâğıt yakıldığında ucu önce kahverengiye sonra siyaha döner,
beyaz renk kaybolur gider ya, onun gibi.
Diğerleri bağırdılar:
“Agnello, nasıl da değiştin! Ne ikisin ne bir!”
İki yüz flulaştı, birbirine kaynaştı.
İki benzerlik göründü, sonra kayboldu
Hangi yüz nerede başlıyor; nerede bitiyor, belli olmadı.
Adamın iki kolu, canavarın iki koluyla birleşti;
Dört koldan, iki kol meydana geldi.
Bacaklarından, karnından, kalçalarından başka uzuvlar türedi.
Hem birbirlerinden bir şeyler vardı,
Hem de her ikisine de benzemeyen özellikler,
Böyle, değişmiş şekilde yanımızdan ayrıldılar.
Güneşli bir günde, kertenkelenin bir gölgeden diğerine sıçraması gibi
Başka canavarlar, diğer iki günahkarın karınlarına hücum ettiler.
Karabiber gibi simsiyahtılar.
Biri tam göbeğinden ısırıldı,
Akrep ısırdıktan sonra yere düşüp, iki günahkarın önünden geçti;
Mağdur baktı akrebe, ama konuşmadı.
Orada- direk gibi- dikildi.
Sanki uykusu gelmişti, ya da ateşlenmiş de yorgun düşmüştü öyle bir halde
esnedi.
Sürüngen ona baktı, o sürüngene;
Birisinin yarasından, diğerinin ağzından duman çıktı.
O iki kara pis duman birleşti.
Şimdi Lucan, Sabellus ve Nassidius hikayesini bıraksın da,
Benim neler gördüğümü dinlesin.
Ovid, Cadmus ve Arethusa hikayesini anlatmasın.
O mısraları kıskanmıyorum,
Birini çeşme, birini yılan yapmıştı.
İki varlığı benim yaptığım gibi
Yüz yüze uzuv uzvuna değiştirmemişti.
Birbirlerine anlarcasına baktıktan sonra, sürüngen kuyruğunu çatallaştırdı
Yaralı adam ayaklarını birbirine yanaştırdı,
Günahkarın bacakları birbirine yapıştı,
Sanki hiç iki bacağı olmamışçasına birleşti.
Sürüngenin kuyruğu ikiye ayrıldı,
Kaba derisi yumuşaklaştı,
Omuzları kabardı
Ön ayakları uzadı, kollar oluştu.
İki bacağının arasında -erkeklerin sakladığı- organ oluştu.
Günahkarın bir organı ikiye dönüştü.
Bu arada üzerlerinden duman yükseliyordu.
Birinin rengi açıldı, birinin koyulaştı
Adamın saçı sıyrıldı,
Sürüngenin kafasında uzadı.
Günahkâr yere düştü karın üstü, sürüngen
doğruldu.
Bu arada gözlerini birbirlerinden hiç ayırmadılar.
Birbirlerine bakarken hem yüzleri hem duruş şekilleri değişmişti.
Ayakta duranın yüzü düzgünleşti,
Burun, kulaklar, en son da dudaklar oluştu.
Yere düşenin suratı uzadı, hayvan burnu halini aldı;
Kulakları içeri kaçtı,
Dudakları arasından, çatallı yılan dili çıktı.
Öbürünün çatallı dili küçülüp, ağzının içine girdi.
Duman işini bitirmişti...
Canavara dönüşen ruh, yılan gibi tıslayarak kayaların arasına doğru giderken,
Diğeri onun peşi sıra konuşarak ve yere tükürerek yürüdü.
Sonra yeni omuzları üzerinde kafasını çevirdi ve
“Şimdi Buoso’ nun sırası, o da bu yoldan sürünerek gidecek” dedi.
Beni bağışlayın, eğer size anlattıklarım çok acayip geldiyse,
Ama bu yedinci çukurda sürekli değişim vardı.
Hala kafamı karıştırıyor, kurnazca kaçmadılar.
İlk gördüğüm Puccio Scianto idi yalnız başına.
O hala eski formunu korumakta.
Diğeri Francesco dei Cavalcanti idi.
Gaville’de öldürülen ve akrabaları tarafından öcü alınan adam...
nostos eve dönüş
nostos eve dönüş
Kanto 26
Ulyses
Sevin Floransa, gerçekten büyüksün,
İsmin yazılmış karanın ve denizin üzerine,
Kanatların açılmış boydan boya Cehennemin her yerine...
Hırsızlar kısmında beş vatandaşını
gördüm,
Utandım,
Senin için bundan büyük onur olmaz!
Ama rüyamda gördüm,
Yakında Prato, başına iş açacak.
Belki de felaket başına geldi bile.
Yaşlandıkça her şey daha da ağır geliyor bana.
Güçlükle kayaları tırmandık.
O kadar dikti ki kayalar, ellerimizi de kullanmak zorunda kaldık.
Yeteneğimi “iyiyi” anlatmakta kullanmak istiyorum,
Erdemin olmadığı yere gitmek istemem.
Aşağıdaki çukurda pek çok alev parlıyordu
Bir yaz akşamında parıldayan binlerce ateş böceği gibi.
Her ateşin içinde bir günahkâr yanmaktaydı.
Köprüden aşağıya baktım iyice eğilerek,
Neredeyse düşüyordum.
“Bu alevlerin içinde ruhlar var” dedi
rehberim.
“Evet, siz söyleyince emin oldum.
Bir tanesinin içinde sanki iki ruh var
Eteocles
ve kardeşinin ateşi gibi.”
“O ateşin içinde Ulyses ve Diomede birlikteler;
Aynı öfkeyle kalktılar, aynı ateşte yanıyorlar.
Truva’ya atı sokan hilebazlar bunlar,
Bunların yüzünden Roma’yı kuran asillerin ataları
Şehri terk etmek zorunda kaldılar.
Achille’in arkasından, üzüntüsünden zavallı Deidamia öldü.
Palladium heykelini çalmanın cezasını burada çekiyorlar.”
“Peki bu alevlerin içerisinden konuşabilirler mi?
Çok rica etsem onlar buraya gelinceye kadar bekleyebilir miyiz?
Bekleyelim de önümüze gelince onlara soru soralım.” dedim.
“İsteğin yerinde, tabii konuşalım ama sen bir şey söyleme, yalnız ben
konuşayım.
Yunanlı oldukları için belki senin konuşman hoşlarına gitmez.”
Biraz bekleyip fırsat yakalayınca onlara seslendi rehberim:
“Ben yaşarken, sizlere layık mısralar yazabildiysem eğer,
Lütfen, biraz durup bizimle konuşun.
Nasıl oldu da vefat ettiniz bize anlatır mısınız?”
Alevler sanki bir boynuz gibi ikiye ayrılmıştı.
Boynuzun daha uzun olan kısmı zorlanarak, konuşmaya başladı,
Alev titriyordu:
“Circenin yanından ayrılabildiğim zaman
-Aeneas’ın isim verdiği yerde körfezde bir yıl kalmıştım,
Ne oğluma ne babama sevgim ne de eşim
Penelope’ ye borcum olan aşkım
buna mani olamadı; bu onu mutlu ederdi biliyorum
Dünyayı görmeliydim, İyiyi kötüyü tanımalıydım,
Açık denize sadece bir tek gemiyle ve bana sadık küçük bir gurupla açıldım.
Ispanya kıyılarını, Fas kıyılarını gördüm.
Dalgaların kıyılarını dövdüğü adaları, Sardunya’ yı gördüm.
Cebel-i Tarık boğasına vardığımızda.
Hem ben hem de arkadaşlarım artık yaşlanmış, yavaşlamıştık.
Herkül bu geçitten kimsenin geçememesi için kayaları yığmıştı buraya
Sağ tarafımızda Ispanya; Sol
tarafımızda Ceuta ‘yı geçmiştik çoktan.
‘Kardeşlerim’, dedim
Yüz binlerce tehlike atlatarak batıya ulaştınız.
Ömrümüzden geriye kalan kısa bir zaman var,
Bu zamanı güneşin altında ne varsa görmeye adayalım,
Hiçbir insanın ulaşamadığı yerlere ulaşalım!
Sizi dünyaya getiren asil tohumu düşünün,
Hayatımızı kaba saba adamlar olarak yaşamak için dünyaya gelmedik,
Erdem ve bilgi için yaşamalıyız!’
Bu konuşmayla onları coşturdum, artık istesem de durduramazdım.
Sabaha karşı bir maceraya yelken açtık.
Küreklerimiz kanatlanmış, Bir deli
uçuşa başlamıştık.
Boğazı geçince sola döndük, Yönümüzü
güneye çevirdik.
Gece olmuş, artık güney yarımküre ve yıldızları görünmeye başlamıştı,
Bizim yıldızımızsa bir daha görünmemek üzere batmıştı.
Beş gece sonra karanlık ve o zamana kadar görmediğimiz büyüklükte
bir dağ yükseldi önümüzde.
Önce sevindik ama sonra sevincimiz kedere dönüştü.
O yeni karadan bir rüzgâr yükseldi, Girdap oldu;
gemimiz fırtınaya tutuldu.
Etrafımızda dalgalar üç kez döndü,
Dördüncüde geminin kıçı havalandı, başı sulara gömüldü.
İlahi irade denizi üzerimize örttü…”
Kanto 27
Guido
Montefeltro
liberal arts
liberal arts
Konuşmasını bitiren ruhun, ateşi titremeyi bıraktı, dik bir şekilde durdu.
Artık söyleyecek bir şey kalmamıştı,
Şairin izniyle yanımızdan ayrıldı.
Arkasından- Sicilya boğası gibi- acayip sesler çıkaran bir başka ateş geldi.
Sicilya boğası, metalden olduğu halde
İçine atılan suçluların feryatlarıyla,
Kendisi ses çıkarıyormuş- sanki acıyla böğürüyormuş- gibi algılanır.
Bu
yangının sesidir.
Konuşabilecek hale gelince ruh:
“Burada Lombardiya diliyle konuşan,
‘Artık gidebilirsin, daha başka bir şey sormayacağız’ diyen kişi;
Belki biraz geciktim ama benimle de konuşabilir misiniz?
Bir bakın halime nasıl yandığıma;
Eğer İtalya’ dan yeni geldiyseniz,
Söyleyin bana Romagna’ da hala savaş var mı?
Urbino ile Tiber ırmağının kaynağının çıktığı dağlar arasındaydı benim memleketim.”
Ben eğilmiş ona hala bakmaktayken, rehberim hafifçe
dirseğiyle dürttü beni;
“Sen konuş, İtalyan bu” dedi. Cevabı kafamda hazırdı zaten,
Vakit kaybetmeksizin anlatmaya başladım:
“Alevlerin arasında saklanmış olan ruh;
Romagna ezelden beridir savaştan kurtulamaz,
Huzur
bulamaz; Savaş onun Tiranlarının kalbindedir.
Ama ben oradan ayrıldığımda, henüz bir savaş başlamamıştı.
Ravenna hep
eskisi gibi;
Polenta kartalı, hem Ravenna’ yı korur,
Hem de kanatlarını Cervia’nın üzerine açar.
Fransızlara karşı duran ve çok Fransız kanı akıtan şehir
Şimdi gene Ordelaffi ailesinin yönetimi altında.
Rimini lordları, eskiden beri hep saldırdıkları Ghibelline Partisi lideri
Montagne’yayı öldürdüler.
Faenza ve Imola şehirlerinin başındaki genç aslan
Yazdan, kışa parti değiştirmekte.
Cesena şehri, nasıl ova ve dağ arasındaysa,
Siyaseten de Özgürlükle- Tiranlık arasında gider –gelir.
Şimdi lütfen bana kim olduğunu söyler misin?
Bana kim olduğunu söyle de,
Döndüğümde, İtalya’da seni anlatayım.”
Demin yaptığı gibi alev bir müddet kükredi,
Sonra boynuzunun sivri ucu sağa sola hareket etti;
Biraz mücadeleden sonra konuşabildi:
“Eğer cevabımın dünyaya dönecek birine olacağını bilsem
Sessiz kalırdım, bu alev hiç kıpırdamazdı artık
Ama bildiğim kadarıyla buradan dünyaya dönüş olamaz.
Hiç kimse gün ışığına çıkamaz, bir kez Cehenneme düştükten sonra.
Onun için -dünyaya rezil olma korkusu olmadan -sana cevap verebilirim:
Askerdim ben, sonra Fransiskan rahiplerine katıldım.
Kuşağı taktım belime, tövbekâr oldum.
Kurtulabilirdim, belki günahlarımdan; Ah! O
Papa olmasaydı!
-Lanet olsun ona.- Beni tekrar günahkâr yaptı.
Ben dünyadayken suçum aslan suçu değil (Şiddet); Tilki suçuydu (Sahtekarlık).
Türlü hile ve kurnazlıklarla -Bütün numaraları bilirdim-
Sanatımı gösterdim, ünüm dünyaya yayıldı.
Yaşımı başımı alıp da artık yelkenleri toplama zamanım gelince;
Eskiden zevk aldığım şeyler artık beni bezdirdi.
Bu işlerden elimi ayağımı çektim,
Tövbe ettim, günah çıkarttım. Rahip oldum.
Ah! Zavallı ben!
Ama Boniface ne Araplarla ne de Yahudilerle savaşıyordu.
Onun savaşı, sarayına çok yakın bir yerde Colonna ailesiyleydi.
Onun bütün düşmanları zaten Hristiyanlardı.
Ne Akra’da Araplarla;
Ne de Sultan’ın topraklarında ticaret yapan Yahudilerle savaşmaz.
Papalık makamının gereklerini yerine getirmedi;
Benim belime taktığım kuşağa da değer vermedi,
(Fransiskan rahiplerine katılmasına)
-Bu kuşak ki takanı zayıflatır.-
Konstantin nasıl Papa Silvester’i, kendisini cüzzamdan kurtarması için,
Soracte dağının tepesinde arayıp, bulduysa,
Boniface de beni öyle aradı buldu, -kendisine hile öğreteyim- diye.
Onun hastalığı ‘Kibir ’di.
Benden akıl sordu. Bu delilik karşısında sustum.
‘Bana güven’ dedi, sonra:
‘Senin günahlarının tamamını şimdiden affettim.
Penestrino kalesini yıkmak için ne yapmam lazım söyle!
Cennetin anahtarlarının ben de olduğunu biliyorsun değil mi?
Kapısını ister açarım, ister kapatırım.
Benden evvelki bu anahtarların kıymetini bilmedi.’ dedi.
Bu dediklerini duyunca, ‘susmaktansa konuşmak daha hayırlı’ dedim, kendi
kendime.
‘Madem günahlarımı peşinen affettin,
O zaman, o günahı işleyeyim, Kutsal Peder,
Senin tahtına zafer, - çok söz, az işle- gelir!
Vaat et, vaat et, vaat et; sonra yerine getirme!’
Ben ölür ölmez Aziz Francis yetişti, beni
kurtarmak için.
Ama o gördüğün Kara Şeytan:
‘Dur bakalım, günahkarı elimden alamazsın’
Bu artık benim emrim altındadır. Verdiği
nasihat kötülük yolunaydı.
Tövbe etmeden günah affedilemez. Günah
işlenmeden de tövbe edilmez.
Aynı anda hem suç işlemeye hem de tövbe etmeye niyet edilemez.
Öyle bir kanun yoktur.’ Dedi
Zavallı ben! Kara Şeytan beni kucakladığı gibi,
‘mantık ustası olduğumu unuttun galiba’ dedi.
O anda nasıl titremiştim korkudan. Beni Minos’a
götürdü,
O Canavar kuyruğunu sekiz kez doladı;
‘Bunu hırsızlar ateşine at’ dedi.
Gördüğün gibi o zamandan beri bu ateşin içinde yanmaktayım
Artık bu alevler elbisem oldu benim.
Sözlerini bitiren ruh yanımızdan ayrıldı
Acılar içinde kendisini sağa sola savuruyor,
Sivri boynuzunu sallıyordu.
Bölücüler çukurunu görmek için, bir sonraki
köprüye doğru yola devam ettik.
Bölücüler, Ayrılıkçılar
Kanto 28
Bu çukurda gördüğüm kanı ve yaraları kim anlatabilir?
Kafiyesiz, ölçüsüz düzyazıyla bile olsa zordur.
Akıl, havsala almaz; dil yetersiz kalır bu görüntü karşısında.
Hiçbir savaş meydanı böylesini görmemiştir.
Şaşmaz Livy’nin anlattığı uzun savaşlarda bile
Dokuzuncu çukurda gördüğüm yaralar gibisi yoktur.
Bir tanesi çenesinden taa aşağıya kadar, boydan boya ikiye bölünmüş;
İç organları dışarıya dökülmüştü.
Ben ona dikkatle bakarken
O da bana baktı ellerini açıp,
“Gördün mü, bak, kendimi nasıl da ikiye ayırdım?” dedi.
“Yanımda ağlayan, başı yarık olan da arkadaşım.
Halkayı döndüğümüzde, yaralarımız kapanır,
Arkamda bekleyen şeytanlar, yeniden yaralar bizi. Ama siz kimsiniz?
Niye oradan bize bakıyorsunuz?
Kendi çukurunuza geç gitmek için, vakit kazanmaya mı çalışıyorsunuz?”
Virgil cevap verdi:
“Bu adam daha ölmemiştir, suç işlediği için de burada değildir.
Ama görmek, öğrenmek için gelmiştir.
Ben ölüyüm ve onu bütün halkalarda gezdiriyorum. Doğrusu bu”
Bu sözleri duyan belki yüz tane ruh durup, bana baktılar hayretle.
Ruh: “O zaman sen, dünyaya dönecek olan Fra Dolcino’ya söyle,
Eğer kısa zamanda yanıma kavuşmak istemezse, yiyecek stoklasın.
Kar yağdığında o mahsur kalacak
Novarese kazanacak zaferi. Fra
Dolcino aç kalmasa, Navarase için bu zafer kolay olmazdı.”
dedi.
Bunu gitmek üzere bir ayağını yerden kaldırarak söylemişti.
Sözleri bitince ayağını yere bastı ve yoluna devam etti.
Kaşı gözü yarılmış burnu ve bir kulağı kesilmiş bir başkası yanımıza
yanaştı.
“Günahından dolayı burada olmayan adam
Sanırım İtalyan’sın, seni evvelce görmüştüm;
Yukarı döndüğünde Pier da Medicina’ yı hatırla.
Guido ve Angelo’ya söyle,
Onlar gemilerinden atılıp boğulacaklar. La Cattolica yakınlarında
Tiran onları taş bağlayıp atacak.
Kıbrıs ve Majorca arasındaki sularda Neptün böyle bir vahşet görmemiştir.
Yanımdaki de o kıyıları hiç görmemeyi dilerdi.”
“Bu haberleri yukarı götürmemi istiyorsan, o kim anlatır mısın bana?” dedim ona.
Yanındaki adamın ağzını açtı, gösterdi;
“Bu artık konuşamaz, Sezar’ı Rubicon’u geçmeye ikna
eden,
‘Bir adam hazırsa, yapacağı işi geciktirmek,
ona zarardan başka bir şey getirmez’ diyen adam bu”
Onu bu halde görmek beni ne kadar üzdü;
Curio’ydu bu, dili ikiye yarılmış olan...
Eskiden ne kadar cesaretle konuşurdu!
O sırada bir başkası geçti yanımızdan,
İki eli de kesilmişti, elsiz kollarını yukarı kaldırarak:
“Beni de hatırla; İsmim Mosca, Toskana’ya kötülük tohumu atan
bendim” dedi.
Ben de “Çok kişinin ölümüne neden oldun” dedim.
Bu zaten acılı olan adamı daha da hüzne boğdu. Delirmiş gibiydi.
O sırada diğerleri arasında kellesini eline almış, yürümekte olan bir adam gördüm.
Başını fener gibi taşıyordu elinde. O baş bize
baktı: “Ah” dedi,
Birken iki, ikiyken birdi; Kendi kendisini fener yapmıştı
Nasıl olurdu böyle bir şey? Hükmü veren bilir ancak.
Köprünün altına vardığında eliyle başını bize doğru kaldırdı, daha iyi
duyalım diye
“Şimdi gördün bu cezaları, halen nefes almakta olan adam;
Bak bakalım bundan büyük acı var mı? Adım Bertrand de Born,
Genç kralı babasına karşı ayaklandıran bendim.
Baba ile oğlu birbirlerine düşman ettim.
Ab şalom ve Hazreti Davut’ un arasını açan Achitopel bundan kötüsünü yapmamıştır.
Başımı yük gibi taşıyorum şimdi.
Bana bakan
burada nasıl cezalandırıldığımızı anlar...”
Simyacılar
Kanto 29
Bu yaralı ruhlar beni öylesine
etkilemiş olmalı ki; bir müddet daha
durup ağlamak istedim.
Ama Virgil: “Ne bekliyorsun?
Niye yaralılardan gözünü alamıyorsun?
Diğer çukurlarda böyle yapmamıştın.
Eğer saymak istiyorsan bu vadini
çevresinin iki yüz mil olduğunu düşün.
Vaktimiz az, daha görmediğin çok şey
var.” Dedi.
“Kimi aradığımı bilseydin, belki
burada daha fazla kalmam için izin verirdin!” dedim
Cevabımı verirken, o çoktan yürümeye
başlamış, ben de onu takip ediyordum.
“Belki aralarında bir akrabam vardı.
Öldürülmüş ama intikamı alınmamış;”
dedim.
“Artık daha değerli şeyler düşün
oradakileri kendi hallerine bırak
Onun kaderi, körler arasında olmak
Sen başka yere bakarken, o da sana bakıyor ve elleriyle seni
tehdit eden işaretler yapıyordu.
İsmi Geri del Bello
imiş. Seslenirlerken duydum.
Sen o sırada başı kesilmiş olan
Altaforte kontuyla konuşuyordu.
Geri, senin
onu görmediğini anlayınca yoluna devam etti.”
Ah değerli üstadım, o şiddet mağdurudur, Akrabaları O’nun öcünü almadı.
Onun için mahcup ve onun için kendi akrabalarından nefret ediyor.
Belki benimle konuşmak istemedi, Düşündükçe
haline daha çok acıyorum.”
Bunları konuşa konuşa bir sonraki çukura geldik;
Oradan korkunç çığlıklar yükseliyordu,
Duymamak için ellerimi kulaklarıma götürdüm.
Maremma, Valdichiano ve Sardinya’ da yaz aylarında ölüm kol gezer,
Sıtmadan ölenlerin kokusu sarar etrafı,
O bataklıkta koku dayanılmaz olur.
Zavallı hastaların inlemeleri duyulur. Burası
da öyleydi.
Malebolge’ nin son köprüsüne
varmıştık.
Buradan aşağısı daha iyi görünüyordu.
Sahtekarların çukuruydu burası ve karınca
yuvası gibi kalabalıktı.
Bazısı yerde emekliyordu,
Bitkin vaziyetteydiler başlarını
kaldıramıyorlardı.
Baştan aşağıya yara içindeydiler
Delicesine kaşınıyorlardı, tırnakları kanlıydı.
Ustam birisine seslendi: “Burada İtalyanlar var mı çukurda
gizlenen?”
“Biz ikimizde İtalyan’ız, siz kimsiniz bize soru sormaya gelen?”
“Ben ölüyüm; bu yaşayan adamı burada gezdirmekle, görevlendirildim”
Hepsi birden dönüp, bize bakınca, Virgil bana,
“istediğini sor” dedi.
“Anılarınızın dünyada uzun müddet yaşamasını isterseniz,
insanların hafızasında söyleyin bana nerelisiniz kimlerdensiniz?
insanların hafızasında söyleyin bana nerelisiniz kimlerdensiniz?
Buradaki halinizden utanıp da, kendinizi gizlemeyin.” Diye seslendim
ruhlara.
“Ben Arezzo’luyum; Albert Sienna’lıdır” dedi adam.
“Ama burada ölümüme neden olan günahtan dolayı bulunmuyorum.
‘Ben onunla dalga geçtim sana uçmayı öğretebilirim’ dedim
Ama onu Daedalus’a döndüremedim
Babası beni kazığa bağlatıp yaktırdı.
Ama Minos beni bu çukura Simyacıların arasına attı, Dünyada işim buydu benim”
Ben Şaire döndüm;
“Dünyada bu Sienna’lılardan beter bir ırk var mı?
Fransızlar bile, bunların yanında daha ahlaklı sayılır.”
Diğer Cüzzamlı alay etti:
“Stricca hariç, parasını çok güzel idare etti!
Nikola, pahalı baharatları kullanmasını bildi,
Caccia, bağlarının ve ormanlarının gelirini tüketti.
Ama Sienalılar hakkında seninle hemfikir olduğumu anlaman için, yüzüme
bakman yeterli.
Ben Capocchio 'yum, sahtekarlık yaptığım için buradayım.
Bu işlerde ne kadar hünerli olduğumu bilirsin...”
Biz bu
şekilde her kentte/her medeniyette kodamanları, o kent ve medeniyetin suçluları
yaptık ki, orada oyunlar tezgâhlayıp tuzaklar kursunlar. Aslında onlar öz
benliklerinden başkasına oyun oynamıyorlar ama farkında değiller. Enam
123
Fatır Suresi, 43. ayet: (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü
tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını
sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı
gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın
ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.
Firavun: 'Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara,
göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu
yalancı sanıyorum' dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru
yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti.( mümin suresi 37
ayet)
Inferno
Kanto 30
Juno, Semele’den intikam aldığı sırada,
Thebes’i birbirine katmıştı
Kral Athamas onun isteğiyle deli oldu,
Eşi oğullarını hava almaya çıkardığında,
“Hem aslanı hem de yavrularını öldüreceğim” diye bağırdı, acımasızca;
Çocuklardan birini kapıp, kayaya çarptı;
Zavallı kadın korkusundan, diğer oğluyla beraber, kendini denize atıp,
boğuldu.
Feleğin çemberi döndü
Truva’nın hem Kralı, hem de krallığı yeryüzünden silindi.
Hecuba, Polyzena’ nın kurban edildiğini,
Polydoros’ un mezarsız yattığını görünce, üzüntüsünden mahvoldu;
Kendisi de esir düşmüştü,
Aklını yitirdi, köpek gibi ulumaya başladı.
Ne Truva’ da olanlar, ne de Thebes de olanlar;
Cehennem’ dekiler kadar çılgınca değildi.
Burada öyle bir öfkeyle birbirine saldıranlar vardı ki...
Birkaç tanesi, çıplak, pis, beti benzi solmuş;
Dişlerini gıcırdatarak bize doğru koşuyorlardı-
Ağıldaki aç domuzlar gibiydiler.
Biri koştu; dişlerini Capocchio' nun
boynuna geçirdi.
Çukura yatırıp karnını deşti.
Arezzo’ lu Griffolino, benim yanımda titriyordu, korkudan;
“Bu gelen deli, Gianni’dir; Kuduz köpek
gibi saldırır.” Dedi
“Aman sana da saldırmasın; diğeri kim?”
“Eski zamanların delisi Myrrha, başkasının kılığına girmişti hani.
Onun yanındaki Gianni sahtekarı,
Buoso Donati’nin yerine ölüm döşeğine yatıp, noterleri
kandıran, sahte vasiyet yapan kişi.”
Kavgacı ruhlar yanımızdan ayrılınca, diğer ruhları
da gördüm;
Kiminin, kolu- bacağı kesik, kiminin vücudu şişmişti
Bir tanesi kurumuş dudakların açtı;
“Burada cezalandırılmadan gezen adam,
Ben Master Adam;
Dünyadayken bana yetecek servetim vardı; burada bir
yudum suya muhtacım.
Arno ırmağının serin sularına hasretim.
Dünyadayken o sular önümden akar, çevreyi serinletirdi...
Burada, tozumu attılar;
Benim cezalandırılmama yol açan sanatı Romena’ da öğrendim
Üstünde Vaftizci Yahya’nın imajı olan parayı düşük değerli olarak bastım.
Fark edilince, yakalayıp yaktılar beni.
Acaba Guido Kontları da burada mı?
Onları da görmek isterdim.
Burada olsalar bile yakalayamam onları, bacaklarım işe yaramaz halde.
Birazcık kıpırdayabilecek durumda olsaydım, nerede olurlarsa olsunlar,
yakalardım onları
Onların yüzünden buradayım.
Altına bakır karıştırmamı söyleyen onlardı.”
“Yanındakiler kim?” Dedim
“Ben geldiğimde onlar buradaydı. O zamandan beri pozisyonlarını
değiştirmediler
Sonsuza kadar böyle kalacaklar.
Birisi Hazreti Yusuf’a iftira atan Züleyha,
Diğeri Truvalıları kandıran Sinon.
İkisi de yalancılıklarının cezasını çekmekteler”
Bu sözlere kızan Sinon, Master Adam’ın karnına bir yumruk attı.
Acıyla bağıran Adam, koluyla diğerinin suratına çarptı:
“Şişmiş ayaklarımı oynatamazsam da kolum hala iş görür” dedi
“Elin -kolun sahte para basarken, serbesti ama kazığa götürülürken bağlıydı”
dedi hasmı.
“Bu dediğin doğru ama Truvalılara söylediklerin hep yalandı”
“Benim her söylediğim yalana karşılık sen kovalarca sahte altın bastın.
Ben bir tek yalanımdan dolayı buradayım sen binlercesinden sorumlusun.”
“Atı düşün” dedi Master Adam; “senin attığın
yalanı bütün dünya biliyor.”
“Sen de susuzluktan geber!” Dedi Sinon
“Bu berbat halinle bile Nergis gibi suya baksan, kendini beğenirsin aynayı yalarsın.”
Onlar böyle kavga ederken, ben büyülenmiş gibi seyrediyordum
“Daha bakarsan bozuşacağız ama” dedi Rehberim
Virgil’ in beni azarlaması karşısında o kadar mahcup oldum ki;
Hala hatırladıkça utanıyorum.
Sanki kötü rüya görüp te rüyasında gördüklerinin rüya olmasını dileyen biri
gibiydim
Hemen özür diledim.
“Bu mahcubiyetin suçunu affettirdi. Öyle üzgün görünüyorsun ki;
daha fazla bir günahın dahi olsa affedilirdi, artık bir şeye üzülme.
Ama bir daha tekrar ederse, unutma ben hep senin yanındayım,
Gideceğimiz yerlerde gene böyle şeyler görebilirsin
Böyle bayağı kavgaları seyretmek sana yakışmaz...” dedi Virgil.
Devler
Kanto 31
Aynı dil önce içimi yakmış,
Yüzümü kızartmış, sonra da ferahlatmıştı beni.
Achille’in sihirli mızrağı gibi, bazen yaralar bazen tedavi eder.
Vadiye arkamızı dönüp, bir sonraki düzlüğe doğru tırmanmaya başladık.
Vakit ne gece ne gündüz; Alacakaranlıktı.
Trompet ötüyordu, gök gürlemesinden beter.
Sesin nereden geldiğine baktım.
Uzaktan kuleler göründü
“Efendim o şehir neresi?” dedim
“Çok uzakta olduğumuz için baktığın şeyin ne olduğunu anlamadın.
Yanına varınca anlayacaksın. Onun için
hızlanalım.
Seni göreceğin garip şeye hazırlamak için biraz
açıklama yapayım:
Onlar Kule değil; Dev!
Cehennemdeki son çukurun etrafını çevirmişler,
Ayakları çukurun dibindedir gövdesi görülür.”
Sisin açılması gibi yaklaştıkça şekiller belirginleşti,
Şüphem azaldı, korkum arttı.
Monteneggione’ deki büyük kuleler gibi
Buradaki devler, son çukurun etrafını sarmıştı.
Cehennemin bulanık havasının üzerine dikilmişlerdi.
Birine yaklaştım, kollarını, omuzlarını yüzünü seçebildim
Karnının da bir kısmı görünüyordu
Doğa balinaları, filleri yarattığı gibi bu devleri de yaratmıştı.
Hayvanlardaki kas gücüne ek olarak bunlarda zekâ da vardı.
Çukurun üzerinde sadece belden yukarısı görünüyordu.
“Rafel mahee amek zabi almit” dedi. Zaten diline dua da yakışmazdı.
Rehberim ona;
“Dangul dungul konuşan salak,
Ne dediğin anlaşılmıyor,hiddetlendiğinde bari borunu öttür.
Fazlasıyla
büyümüş göğsünde asılı olan “Rafel mahee amek zabi almit” dedi. Zaten diline dua da yakışmazdı.
Rehberim ona;
“Dangul dungul konuşan salak,
Ne dediğin anlaşılmıyor, hiddetlendiğinde bari fazlasıyla büyümüş göğsünde asılı olan borunu öttür.” dedi.
Sonra bana döndü: “Bu Nemrut; bunun yüzünden insanlık tek bir dil
konuşamıyor artık;
Onun cezasını çekiyor. Bununla konuşarak zaman harcama;
Konuştuğumuz dil ona anlamsız gelir, Onun
konuştuğunu da kimse anlamaz”
Yolumuza devam ettik, sola dönerek çemberi takip ettik
Burada karşımıza daha büyük, daha vahşi görünümlü bir dev çıktı;
Eli kolu bağlanmıştı. Koskoca bir zincirle, boyundan aşağısı sarılıydı.
“Bu ukala Jove’ye karşı çıktı, kuvvet gösterisine kalkıştı;
Sonunu görüyorsun, Adı Ephialtes’ dir
Diğer Devleri de ayaklandırmıştı zamanında.
Tanrılara karşı kalkan eller burada bağlanmıştır. Sonsuza kadar...”
“Brireus’u da görebilir miyiz?” dedim
“Bize daha yakın olan Antaeus’ tur; hem onunla konuşuruz, hem de bizi çukurun dibine indirir,
Bütün günahların dibine. Senin
sorduğun dev, daha uzakta, o da bağlı.”
Ephialtes şiddetle sallanmaya başladı, sanki deprem olmuştu.
O anda ölüm korkusu geldi bana
Onu bırakıp Antaeus’ un yanına gittik.
Virgil,
“Büyük aslan avcısı, acaba bizi Cehennemin dibine o soğuk vadiye indirebilir
misin?
Bu adamın daha yaşayacak ömrü var,
Allah izin verirse, dünyaya döndüğünde seni anlatabilir” dedi o koskoca Kibir Kulesine.
Dev hiç tereddüt etmeden, elini uzatıp, ustamı kaldırıverdi
Kendi havalanan Virgil, elini bana uzatıp,
“Korkma ben seni tutarım” dedi
İçimden “keşke başka bir yolu olsaydı” dedim
Ama Dev bizi yumuşakça indirdi Cehennemin dibine...
Bu buzlar içinde, Cehennemin son çukuru Judas ve Şeytanı barındırıyordu.
Bizi bıraktıktan sonra Dev gene gemi direği gibi doğruldu.
Hainler
Kanto 32
Eğer daha sert, daha korkutucu kelimelerim olsaydı,
Cehennemin taa dibini daha kolay anlatabilirdim.
Olmadığına göre, biraz isteksizce başlıyorum.
Kolay değil, evrenin dibi burası,
Anlatmak da dil, ancak çocuk dili gibi kalır.
Belki ilham perileri yardım edebilir bize...
Kuyunun karanlık dibindeydik
Devlerin ayağının altından daha aşağılara indik.
Daha hala duvara bakarken bir ses duydum:
“Nereye gittiğine dikkat et, Önüne bak,
zavallı kafalara çarpma”
Dönüp baktığımda, ayağımın altında cam gibi parlayan bir buz tabakası
gördüm,
Ne Tuna nehri, ne de Don ırmağı böyle kalın buz tutmuştur.
Sudan başlarını çıkarmış, kurbağalara gibi bu buzun üzerinde, ölü kafaları vardı.
Boyundan aşağısı, buzda sıkışıp kalmıştı;
Yüzleri utançtan kızarmış, dişleri soğuktan birbirine çarpmaktaydı.
Leylek gibi takır takır ses çıkarıyorlardı
Hepsinin başı öne eğik, kalplerinde acı,
Gözleri yaşlı, takırdayan ağızlarıyla, ayna gibi olan buza günah
çıkartıyorlardı.
Etrafıma bakınca, ayağımın dibinde kafa kafaya vermiş iki kişi gördüm.
O kadar yakındılar ki; saçları birbirine dolanmıştı.
“Kimsiniz siz, böyle göğüs göğüse duran?”
İkisi birden, güçlükle başlarını kaldırdı cevap vermek istercesine,
O ana kadar tutmakta oldukları gözyaşları, gözlerinden fışkırdı;
soğuktan donup, göz kapaklarını kapadı.
Acıdan öyle vahşileştiler ki; keçi gibi, kafalarını tokuşturdular.
Soğuktan kulakları donmuş olan bir başkası,
“Ne bakıyorsun, niye bizi seyrediyorsun?” dedi hala kafası öne eğik şekilde.
“Bunların kim olduğunu merak ediyorsan Bisenzio
vadisinin sahibi Albert’in oğullarıdır bunlar.
Ana baba bir.
Bütün Caina ‘yı arasan buraya bunlar kadar layık birisini bulamazsın.
Ne Kral Arthur’un ikiye biçtiği yeğeni ne Focacia ne de Sassolo bunlar kadar beterdir.
Ben Camicion de Pazzi’ydim hayatta, merak ediyorsan.
Carlin’i beklerim burada. Onun günahları yanında, benimkiler ufak kalır.
Camicon’nun yanından ayrılınca, soğuktan
yüzleri morarmış binlercesini daha gördüm.
Bütün ağırlığın merkezine vardığımızda, o daimî
gölgede titrerken,
Artık isteyerek mi oldu; yoksa kader mi, kaza mı, her nasılsa,
Rehberimin arkasından giderken,
Ayağım sertçe- günahkarlardan birinin suratına- çarptı.
Ağlayarak bağırdı, adam: “Niye beni
tekmeliyorsun?
Montaperti’ nin intikamını almaya mı yolladılar seni?
Öyle değilse niye acıma acı katıyorsun?”
“Efendim, bana biraz müsaade eder misiniz?
Kafamdaki şüpheyi gidereyim; sonra yine sizin hızınıza uyarım.” dedim Virgil’e
Rehberim durdu hemen.
Adama, “sen kimsin, niye herkese küfrediyorsun?” dedim
O da bana, “Asıl sen kimsin, buradan milleti tekmeleyerek geçiyorsun.
Sanki yaşayan bir adam gibi.” dedi.
“Ben yaşıyorum. Eğer şansın varsa, yukarıda isminin anılmasını istiyorsan, kitabıma seni de yazarım.” dedim.
“Hayır, tam tersine, yukarıda adımın
anılmasını istemem.
Bırak beni kendi halime, bu buzun
içinde yatanlarla nasıl konuşulacağını bilmiyorsun.”
Eğildim saçına yapıştım, o hayvanın,
“Sen kimsin, doğruyu söyle, yoksa yolarım kafandaki saçı” dedim
“Kel de bıraksan beni, ne kim olduğumu söylerim sana; ne de yüzümü gösteririm,
İstersen beynimi oy!”
Zaten saçını sıkıca tutmuştum, bir avuç yoldum. Köpek gibi inledi.
Ama yüzünü benden uzak tuttu.
Diğeri bağırdı: “Hangi şeytan dokundu sana Boccia?
Dişlerinin takırtısı yetmedi, şimdi de uluyor musun?”
Adamın kim olduğunu anlamıştım: “Seni hain! Artık
bir şey demen gerekmez!
Utanmaz, seni rezil etmek için, ne halde olduğunu anlatacağım, dönünce”
“Ne dersen de, ama git başımdan;
Illa da Dünya’ya döneceksen, şuradaki yakışıklıyla konuşmadan dönme;
Onun çok söyleyecek lafı var.
Fransızlardan aldığı rüşvetin bedelini ödüyor burada.
Buoso da Duera’ yı gördüm dersin.
Manavda tezgâhta serin tutulan yeşil salata gibi yatıyordu buzun üzerinde
kafası...
Bu kışı burada geçiren başkaları da var:
Floransalı Guelp’lerin kafasını kestiği Beccheria da burada, tam
yanında duruyor.
Ghibellinlere ihanet eden Gianni de burada, az ileride;
Roland’a ihanet eden Ganelon,
Ve Bolonyalılar girsin diye, şafakta Faenza’nın kapılarını açan Tebaldello
da, hepsi burada...”
Kont Ugolino
Kanto 33
Bocca’nın yanından ayrıldığımda, -birinin kafası, diğerinin üzerinde-
iki ruh gördüm.
Üstteki, çok aç bir adamın ekmeğe saldırması gibi, ötekinin-kafasının
etini- yiyordu.
Günahkâr ağzını, kafasının yarısını yemiş olduğu kurbanının saçlarına sildi.
Konuşmaya başladı: “Benden çok acı bir olayı
anlatmamı, acımı tazelememi istiyorsun;
Düşüncesi bile kalbimi ikiye bölüyor.
Bu başının etini yemekte olduğum adamı dünyada rezil edecekse sözlerim, anlatayım.
Hem ağlayayım hem de anlatayım hikayemi.
Senin kim olduğunu ve nasıl buraya geldiğini bilemem ama konuşman
Floransalı gibi.
Ben Kont Ugolino idim. Bu da Başpiskopos
Ruggieri.
Şimdi sana bunun kafasını niye yediğimi anlatayım;
Ben buna güvenmiştim ama onun yüzünden hapsedildim ve onun ihanetiyle
Ölüme gittim. Bu kadarını zaten biliyorsun.
Ama bilemeyeceğin, ne kadar insanlıktan uzak bir şekilde,
ne kadar ıstırapla ve ne kadar uzun süre acı çekerek öldüğüm.
Hepsini anlatayım, sen dinle, uğradığım haksızlığı.
Artık benim hikayem yüzünden adına “Açlık Kulesi” denilen yerde,
O taş mezarda, -şimdi başkaları yalnız başlarına volta atmakta.-pek
çok ayım geçti.
Korkulu rüyalar gördüm, o kötü gecelerde.
Lucca ve Pisa şehirleri arasındaki dağlarda avlanan bir avcı gibi göründü bu hayvan bana rüyalarımda.
Kurdu ve yavrularını avlayan avcı.
Aç köpeklerinin önünde, Gualandi Sismondi ve Lanfranchi vardı. Avı işaret ediyorlardı
Baba ve oğulları kaçıyorlardı. Ama nefessiz
kalarak yoruldular.
Av köpekleri dişlerini avlarına geçirdi. Etlerini
kopardı, o sivri dişleriyle.
Sabaha karşı
rüya hala aklımda olarak uyandım, oğullarım açlık ve uykusuzluktan inliyor, ekmek
istiyorlardı
Kalbimde duyduğum acıyı duymuyor, ağlamıyorsan; sen de kötülerdensin
Gardiyanların sabah kahvaltısını getirdikleri saat yaklaşmıştı.
Çocuklar uyanmış, onlar da görmüş oldukları kötü rüyalardan dolayı
huzursuzlanmışlardı.
O korkunç kulenin dibinde, kapının kapatıldığını, tahtalara çivilerin
çakıldığını işittik.
Çocukların yüzlerine bakakaldım, bir şey söyleyemeden.
Ağlamadım, içimden taş kesildim. Onlar ağladı.
‘Neyin var baba çok tuhaf görünüyorsun’ dedi küçük Anselm,
Ne bir tek söz söyledim, ne de bir tek gözyaşı döktüm.
Bütün gün, bütün gece sustum.
Sabahın ilk ışıklarıyla, çocukların korku dolu gözleriyle karşılaştım.
Ve kendi içimi yiyen korkuyla.
Acıyla ellerimi ısırdım.
Oğullarım açlıktan elimi ısırdığımı sanıp, korkuyla ayağa kalktılar.
Onları üzmemek için, kendimi toparlamaya çalıştım
Ah dünya! niye yer yarılmıyor da içine girmiyoruz?
O günde, gecesinde de sessizce oturduk.
Dördüncü gün, büyük oğlum yere düştü, “baba yardım et” dedi.
Beşinci, altıncı gün hepsi teker, teker öldüler.
Hapishanenin zeminine serildiler.
Ben artık kör olmuştum.
Yerde emekleyerek, çocukların yanlarına gidip, onları deli gibi
sallıyordum,
İsimlerini söylüyordum, sonra açlık benim de işimi bitirdi.”
Gözleri kısıldı, konuşmasını bitirdiğinde.
Hasmının kafasını yeniden tuttu, buldog gibi dişlerini geçirdi.
Ah Pisa! Si kelimesinin duyulduğu, en güzel ülkenin kokuşmuş şehri!
Caprara ve Gorgona adaları birleşsin, Arno ırmağının ağzını tıkasın,
Senin şehrini su bassın,
Taa ki, en son vatandaşın da boğuluncaya kadar!
Ugolino sana ihanet ettiyse de, adamın
çocuklarına niye bu eziyeti yaptın?
Yeni zamanların Thebes’i! Gençlerin dünyasını kararttın.
Suçlanamayacak kadar gençtiler...
Oradan ayrıldık rehberimle. Buzun üzerine yatmış olan
günahkarları gördük.
Ağlamaktan gözleri kapanmıştı.
Dışa verilemeyen acı, içlerinde birikiyordu.
Gözyaşları buz oluyor, gözlerini kapıyordu.
Orada durmaktan ben de uyuşmuştum. Yüzümden his
gitti.
Sonra bir rüzgâr esti; şaşırdım, “Efendim bu
rüzgâr nereden gelmekte?” diye sordum.
“Cevabını bulacaksın bu sorunun yakında.
Kendi gözlerinle göreceksin.” Dedi.
O sırada birisi yardım istedi: “Buraya
gönderilmiş kötü ruhlar,
Gözümden buzu alın, biraz ağlayayım” dedi.
“İsmini söyle önce” dedim O’na.
“Ben Friar Alberigo, Manfred’i öldüren.”
“Ne? Sen öldün mü?”
“Yoo, yaşıyorum orada, nasıl yaşıyorsam, ama ruhum bu çukura düştü, Kader işte.
Gözümü açman için, biraz daha fazlasını anlatayım.
Kötülük yapanların ruhu bedenlerinden ayrılır.
Ruhun bıraktığı boşluğa şeytan yerleşir.
O bedeni, şeytan yönetir artık ölünceye kadar.
Kötü ruh ise buraya düşer. Buraya yeni
geldiysen bilirsin; Branca d’Oria ismini, O da burada.”
“Sen beni kandırıyor musun?
O hala yaşamaktadır, yer içer, yatar uyur. Elbise giyinip gezer”
“Hayır! Kaynar kazanda yanıyor o.
Ama şimdi elini uzat gözümdeki buz parçasını çıkart; bırak ağlayayım
biraz.”
Sözümü tutmaya gerek görmedim, Buna iyilik
yaramazdı.
Sizi Cenovalılar sizi! Şu dünyadan atılmalısınız. İziniz kalmamalı.
Hak, hukuk bilmezsiniz siz. En belalınızın ruhu burada,
Cehennem’ de cezasını çekmekte,
Bedeni aranızda yaşamakta...
Kanto 34
“Cehennemin Kralı’nın bayrakları sallansın”, dedi rehberim.
“Doğru karşıya bak, Cehennemin en dibinde, buzun 
No comments:
Post a Comment